Japonya’da Sakura Zamanı

???????????????????????????????

2012 yılının Nisan ayında, kışın bulduğum (nispeten)ucuz bir biletle atlayıp gittiğim, bendeki eşek şansına bak ki Sakura’nın en güzel haftasına denk geldiğim Japonya, ruhumu en çok huzura kavuşturan bu yalnız yolculuk.

Ocak gibiydi sanırım, yorucu bir gündü. İşten eve geç gelip kurulmuş bir robot gibi evdeki masaüstünün başına oturduğumu hatırlıyorum. Maillerime bakıyorum ama amaç kafayı dağıtmak, sonra kendime gelip bir nefes alacağım, o sevimli, konuşmalı akşamlardan birine geçiş yapacağız. O arada birden Emirates’in kampanya maili gözüme çarpmasın mı? Açtım baktım, birden bana bir delilik geldi, dedim “Nisan gibi Japonya’ya gideyim; çiçek açmış kiraz ağaçlarını görmeden, bilgisayar ekranlarına baka baka kuyruğu titretmek olmaz.”  Bizimkinin çok birikmiş izni yok, “Sen git” diyor ama gözlerinin yeşilinde de şimdiden titremeye başlayan ufak bir endişe. Evin dişisiyiz ama daha önce evin küçüğüyüz. Hep evin küçüğü oldum, o beni hiç bir zaman engellemeyen ama benim için endişelenen bakışlara ufaklığımdan beri alışkınım, minnettarım da. Gece yarısına kadar orada olmak için uygun tarihi araştırıyorum ama bu Sakura’nın en iyi günleri için doğal olarak belirli bir tarihi yok. İleride, Japonya’da, gezmekten şişmiş ayaklarımı havaya dikip geceleri odada televizyon izlediğimde şaşkınlıkla fark edeceğim ki  hava durumunun içinde ülke genelinde güneyden kuzeye ağaçların çiçek açma durumunu sunuyorlar!  Neyse efendim, geçen yılların istatistiklerine bakarak  7-14 Nisan uçuşlarını rezerve ediyorum.

Beni hep şaşırtan bir şeyi sizinle paylaşmak istiyorum; şimdiye kadarki kısım beni yolculukla ilgili en çok heyecanlandıran kısımdır. Yani karar verme ve bilet alma süreci; ha bir de rezervasyonlar.(Saçma da olsa otel odalarına bakmaya bayılırım.) Sonrasında tuhaf bir sakinliğe kapılırım; gideceğim yerle ilgili ne bulursam okur, yanıma almam gereken şeyleri en az bir ay önceden listeler ve katı bir Alman disipliniyle, ufacık bir valiz içine tastamam herşeyimi sığdırarak -buna gideceğim yerde tanıdık varsa onlara götüreceğim hediyeler de dahil-  sanki daha önce yüz kere o destinasyona gitmiş gibi bir rahatlık içinde uçak kapısının önünde bulurum kendimi. Zannımca yolculuk, yola çıkmadan çok önce bir zamanda başlar çünkü; belki de üniversiteye yeni başladığımda arkadaşsızlıktan bunaldığım o ilk haftalarda bana kollarını açan Beyoğlu Atlas Sineması’nda kiraz ağacı çiçeklerinin rüzgarda uçuşmasını hayranlıkla izlediğim The Dolls’a biletimi almışken ben o yolculuğa başlamıştım. Sonrası; iç huzuru, selamet.

Dubai’deki aktarma kısaydı, havaalanından aklımda kalanlar uzanabilinecek koltuklar -bekleyen yolcular için bulunmaz bir nimet- ve tuvalete bile çıplak ayakla giren bazı kişiler ki şimdi bile onları hayretle, biraz da tiksintiyle hatırlarım.

Upuzun uçuşta, ara sıra kafamı pencereye yaslayıp uçak motorunun sürekli sesini bir yaşam güvencesi gibi dinliyorum. Bebeklerin, doğum sonrası, annelerinin karnında sürekli duymaya alıştıkları uğultuyu duyamayınca huzursuz olmasının uçuş versiyonu bu.  Pakistan’ın üzerinden türbülanslar içinde geçiyoruz, sonrası bitmek bilmeyen Çin. Alttaki arazileri ürpererek, insanların hayatlarını merak ederek gidiyorum işte. Akşama doğru Doğu Çin Denizi, ve ver elini Tokyo Narita!

Japonya, TC vatandaşlarından vize istemiyor. Pasaport kontrolünde sempatik bir Japon memur İngilizce ne amaçla geldiğimi soruyor. “Gezmek ve Sakura için” deyince eğilerek beni selamlayıp, “Ülkemize hoş geldiniz, bu hafta Sakura’nın en iyi haftası!” demez mi? Vallahi utanmasam adama sarılacağımı hissediyorum! Şimdi bu da memur, ne bileyim Avrupa’nın bir yerinde göz ucuyla sana tuhaf tuhaf bakan, Kemal Sunal filmlerini aratmayacak bir edayla pasaportuna giriş-çıkış basan suratsız adam da memur! Ben de beceriksizce bir selam çakıyorum (İstanbul’a dönünce bu eğilme reveransı refleksinden 2-3 ayda ancak kurtulacağım, mağazalardan bile mağaza sahibi ile birbirinize teşekkür ede ede, eğile kalka çıkıyorsunuz.) Japonya’da tren ağı çok yaygın ve en yaygın hat Japan Railways(JR). Gitmeden önceki gün kendime İstanbul’dan JR Pass kartı almıştım. Böylece Japonya’da her JR hattına bindiğimde ayrıca bilet almama gerek kalmadı, hattan her çıkışta kartımı gösterip geçmem yetti. Önce onu aktive ettim. Sonra, derin bir nefes alarak duvardaki  karmakarışık metro + tren ağına tablosuna baktım. O kompleksliğe rağmen aslında metro ve tren ağını çözmek çok basit. Dolayısı ile tabloyu yarım dakikalık bir inceleme ile istediğiniz hatta binemiyor olmanız için özel bir kaybolma yeteneğinizin olması gerekiyor:) Yine de fikir olması açısından, metro hattının 2011’deki halini alttaki siteden paylaşıyorum: (Bir yandan da bir türlü bitmek bilmeyen Ankara Keçiören metrosunu düşünedurun Allah aşkınıza.)

http://www.bento.com/platform-ts2011.html

tokyosubway2011

Trene atlayıp Ikebukuro’da bulunan Hotel Metropolitan Tokyo’ya doğru yola çıkıyorum. Akşam olmuş, ışıklarını yakmış Tokyo cıvıl cıvıl, rengarenk. Yanıp sönen neon ampüller, binaların üzerindeki renkli anime karakterler, o insan kalabalığı… Otel hemen metro çıkışında; bilmediğiniz ve de özellikle akşam vardığınız bir şehirde otelinizin lokasyonu diğer tüm parametrelerden önemli oluyor. Odam 19. katta; küçük ama gerekli her tür konfora sahip, gözümün önünde müthiş bir mega kent manzarası var! Daha valizimi yere koyalı 2 dakika olmamışken telefonum çalıyor, resepsiyon görevlisi bir arkadaşımın beni beklediğini söylüyor, tabi ya, bu Nami olmalı! Kendisi ile 2006’da İtalya’daki gönüllü çalışma kampında tanışmıştık, 2-3 yıl sonra Türkiye’ye uğramış ve 3 günlüğüne İstanbul’da benim misafirim olmuştu. Kendisi pazartesi(bir sonraki gün) benimle gezebilmek için, 2011’deki tsunami sonrası sızıntı yapan Fukushima Daiichi Nükleer Santrali’nin yakınındaki kasabasından gelecek ve iş yerinden bir gün izin alacaktı.

Kocaman sarılmalardan sonra ikimiz de ana dilimiz olmayan İngilizce’yi neşe içinde  cıvıtarak yakındaki güzel bir lokantaya gidiyoruz, Nami’nin kardeşi gelip bize eşlik ediyor. Bu yemekten başlayarak bir hafta boyunca yemeklerde bolca kullanılan beyaz lahana ve taze soğanın müptelası olacağımdan henüz haberdar değilim…

???????????????????????????????

Sonraki gün saat 11’de buluşmak üzere ayrılıyoruz. Sabah erken uyanıyorum, otelden çıkıp yürüye yürüye etrafı geziyorum. Bir yeri tanımanın en güzel yollarından biri budur; çok afedersiniz ama bir köpeğin kendi mekanını işaretlemek için işemesi gibi, ben de bulunduğum yeri zihnimde iyice tartmak, mekanı kafama sokmak için bir nevi zihnime işiyorum:) İşte o zaman, gündüz gözü ile ilk kez gördüğüm çiçek açmış kiraz ağaçları beni çarpıyor. Japonya’da bir hafta boyunca ben de yerli-yabancı herkes gibi takılıp düşme pahasına artık yukarı baka baka yürüyeceğim. Sevimli bir pastanede ufak bir sandviç ve kahve alıyor, cam kenarına oturup bisikletleri ile işe giden insanları izliyor, takım elbiseleri içinde koşturan genç mavi yakalıların telaşını içimde hissediyorum. Bu arada, bir sonraki gün eski imparatorluk başkenti olan Kyoto’ya gitmek için hızlı trendeki yerimi bir büro bulup ayırttım bile. (JR Pass sağolsun.)

Nami geldiğinde, metroya biniyoruz ve Shinjuku Gyoen’e (Tokyo’nun en büyük parklarından biri) götürüyor beni. Park baştan sona pembe-beyaz çiçek açmış ağaçlar ile örtülü. Bu ağaçların altında aileleri ile oturup piknik yapan Japonların çokluğu dikkatimi çekiyor, Nami, bunun “Hanami” diye adlandırıldığını ve 2011’de yaşanan tsunami felaketinde ölenlere saygı için geçen sene tek bir kişinin bile bu pikniği yapmadığını söylüyor. Ne kadar saygılı bir toplum!

DSCN6363

Parkta yürüyüşümüzü yapıp, tapınakta yanan tütsüleri içimize çektikten sonra bu sefer Nami’nin Tokyo’da yaşayan ve hatırladığım kadarıyla moda tasarımı yapan ve kanımın çok hızlı kaynadığı ablası ile buluşuyor ve pişmiş pirinç(asla bir pilav değil!) & balıktan oluşan lezzetli yemeğimizi küçük ama sevimli bir lokantada yiyoruz.

Sensoji Tapınağı, 30 milyonluk Tokyo Şehri’nin en kalabalık tapınaklarından biri. Sağlı sollu küçük turistik mağazaların sıralandığı dar ve kalabalık bir yoldan yavaş yavaş yürüyerek tapınağa ulaşıyoruz, yarım saat sonra hayatımızın en inanılmaz tesadüfünü yaşayacağımızdan habersiz. Tapınaktaki ritüelleri yerine getirip, tütsülendikten,dileklerimizi diledikten ve ben her turist gibi sağın solun resmini çektikten sonra tapınaktan uzaklaşırken Nami, arkası bize dönük tapınağa doğru yürüyen uzun boylu bir adamı göstererek, “Bruno’ya ne kadar benziyor değil mi?” diyor. Bruno, bizim 2006’daki İtalya’daki kamp liderimiz, 40’lı yaşlarında çok yüksek enerjili, müthiş bir İtalyan! Ben de arkadan o kadar benzetiyorum ki, “Haydi gidip bakalım o muymuş” diyorum. Nami tereddütlü, “Sadece benziyor” diyor ama benim içimde tuhaf bir önsezi var. Önde ben, arkada bir süre duraksayan Nami ve ablası, yabancıya doğru koşuyoruz. Yabancıya arkadan yaklaşıp o riski alarak “Is it you, Bruno?” diye soruyorum, gerisi bir sevinç çığlığı karmaşası. Japonlar’ın tepkileri zaten normalde gürültülü, Bruno da İtalyanlığını yapıp çığlıklar atınca tapınak avlusundaki insanlar bize merakla bakıyor. Şoka girmiş durumdayız; bir İtalyan, bir Türk bir de Japon, koca dünyada, o koca dünyanın en büyük şehirlerinin en kalabalık tapınaklarından birinde karşılaşıversin, inanılacak iş değil!

Bruno, o yıllar önce gördüğüm ışıltısından hiçbir şey kaybetmemiş. Özel hayatındaki bazı durumlardan dolayı kendini gezmeye ve Japonya hakkında bir kitap yazmaya vermiş. Şu an kitabı İtalyanca yayımlanmış durumda. İngilizce’ye çevirirsem -ben değil, Google Translate- ismi “Twenty Words from Another World”) En son Facebook üzerinden kendisini tebrik ettiğim ve kitabın ne zaman İngilizce yayımlanacağını sorduğumda aldığım cevap tipik bir Akdeniz nüktedanlığında ve Bruno’luğundaydı: “Sevgili Funda, çok teşekkür ederim. Kitap öyle ünlü olacak ki Türkçe yayımlanacak!” Bu tesadüfü her düşündüğümde içim ısınır ve o şaşkınlığı, mutluluğu tekrar yaşarım.

???????????????????????????????

Birbirimizden ayrıldığımızda, el falı bakan küçük bir yer görüyorum, kapısı ince bir perde ile örtülü, içinde yaşlı bir Japon var. “Haydi” diyorum, “el falımıza baktıralım”. Kızlar da hevesleniyor, içeri giriyoruz. Sıramız geldiğinde kadın önce ellerime sonra bana bakıp gülümsüyor -yakında 30 yaşında olacağım, ellerimin 11 yaşından sonra büyümeyi bırakmış olması böyle durumlarda zoruma gidiyor. En son, pasaport almadan önce emniyette parmak izi verirken kendini otomatiğe bağlamış bir memur, hiç yüzüme bakmadan “Velin nerde?” demişti, ben hık mık edince başını kaldırdı da gülmeye başlamıştık.- Neyse, kadın söylüyor, Nami tercüme ediyor. Kelimesi kelimesine aklımda kalmamış ama güzel şeyler söylediğini hatırlıyorum.İş hayatım iyi gidecekmiş falan. Kim takar şimdi işi, tatildeyim ayol!

Japonya’ya giderken, aklımda güzel, şöyle pastel renkli bir kimono/yakuta almak vardı. Bunların sıfırlarının normalde çok pahalı olması, Uzak Doğu’da olan fakat bende olmayan kullanılmış eşyanın uğursuzluk getireceği inancı (yaşanmışlık kelimesini kullanmaktan itinayla sakınınız), beni ikinci el uçuk yavruağzı bir yakuta almaya itiyor. Kaç kere giydim? Saysan 3’ü geçmez. Pişman mıyım? Asla!

Akşam kız kıza ve kikirdeyerek yaptığımız birkaç parça kıyafet alışverişinden sonra -bundan ilk kez çok zevk aldığımı söylemeliyim- kızlar müthiş Japon bir akşam yemeğine götürüyorlar beni. Masaya neler geldi gitti ben bir yerden sonra saymayı bırakıyorum. Ve yıllar önce Nami’nin kampta yaptığı ve nefret ettiğim o misosoup’ları resmen kafama dikiyorum! İnsanın damak zevki zaman içinde değişiyor. Balıklar, midyeler üzerine içtiğimiz sake ile ben hem neşeleniyor hem de yarın bu güzel insanlardan ayrılıp yola yalnız devam edeceğim için hüzünleniyorum. Getirdiğim iki paket lokumu kendilerine verdiğimde Nami “Bunu patronumla paylaşacağım” demez mi? İş hayatı herkes için önemlidir, ama Japonlar işlerine ve işyerlerindeki üst’lerine ayrı bir bağlıdır. Belki de kendine bir gün izin verdiği için kendince teşekkür etmek istemiştir Nami. Bu da ufak ama değişik bir ayrıntı.

???????????????????????????????

DSCN6507

Sonraki sabah Kyoto için hızlı trene biniyorum.(Shinkansen) Şehir dışındaki sevimli Japon evleri, evlerin arasındaki parklar bana her nedense Haruki Murakami’nin kitaplarını hatırlatıyor. Sanki bir yerlerden konuşan bir kedi çıkacak, bir evden caz plak sesleri duyuluverecek, ne bileyim, bir köşede Nakata beliriverecekmiş gibi hissediyorum. Tabi hızlı trende bu kadar ayrıntı yakalamaya imkan yok. Yanıma oturan yaşlı Japon amca, şimdiye kadar rastladığım Japonların aksine, merakla beni inceliyor, göz göze geldikçe de hızlıca bakışlarını kaçırıyor. Bense, kah dışarıya bakıp kah Yaban Koyununun İzi’nde tıngır mıngır(!) gidiyorum.

Kyoto, 2. Dünya Savaşı’nda atom bombası atılmak için Amerika tarafından belirlenen hedeflerden biriymiş. Eski bir imparatorluk başkenti olan ve çok fazla tarihi yapı ile doğal güzellik barındıran Kyoto’nun bombalanmasının tam olarak istenen büyüklükte bir etki yapacağını düşünmüşler. Fakat rivayet odur ki dönemin savaş bakanı, balayını Kyoto’da geçirdiği ve orayı çok sevdiği için, Tokyo’yu bombalamak da imparatorun ölümüne sebep olabileceği için şanslı(!) lokasyonlar bu doğrultuda değiştirilmiş. Sonrası, Nazım Hikmet’ten: “Saçlarım tutuştu önce/Gözlerim yandı kavruldu/Bir avuç kül oluverdim/Külüm havaya savruldu“…

Şehre iner inmez,  renk renk kimonolar ve takunyalar içinde sallanan narin sazlıklar gibi yürüyen kadınların çokluğu beni şaşırtıyor. Bir gözlemim de insanların sandalet ve takunya içine çorap giymesi(çoğu da beyaz!) Bu nasıl bir konfor; daha o gün mabetlere, zen bahçelerine ve lokantalara girerken ayakkabıyı giy/çıkar sürecinden bezince fark edecek ve yanımda getirdiğim bembeyaz çoraplarımı sandaletimle giymeye başlayıp kıroluğun kitabını yazacağım. Bunu yapabileceğim zaten birkaç günüm var, her anın tadını çıkarmak lazım. Nitekim bizler, ayakkabının içine giyildiğinde kenardan azıcık görünen beyaz çorapla bile dalga geçmeyi zevk edinmiş bir neslin evlatlarıyız!

Kyoto büyülü bir şehir. Gün içinde sık sık; masamda, yemek yerken, akşamları ağaçlar içindeki daracık sokaklardan evime yürürken ve sükunet istediğim her an Kyoto’yu özlediğimi itiraf etmeliyim. Böyle bir şehrin var olmaması dünyaya başlı başına bir haksızlık olurdu. Otelim tarihi Gion bölgesinde, ilk kez gelen biri için hafif ara sokaklarda kalsa da caddenin gürültüsünden azcık uzaklaştığıma hoşnut, sevimli evleri, yeşillikler içindeki ufacık tapınakları ve kapısı perde ile örtülü -henüz kapalı- lokantaları merakla inceleyerek yolumu buluyor ve otele yerleşiyorum. Oda çok konforlu, dev bir televizyonum bile var! Bu geceden itibaren takip edenüç gece boyunca komik bir Japon dizisinin müptelası olacağım.

İlk gün Gion bölgesinde yürüye yürüye yorgunluğumu atıyor, Kyoto’nun en eski zen tapınağı olan Kennin-ji tapınağının avlularında geziniyor, diğer pek çokları gibi zen bahçesinin tadını çıkartıyor, kuş sesleri ve yeşillik içinde ruhumu dinlendiriyorum.

???????????????????????????????

Bugün ve sonraki gün, öğle yemeğim alttaki formatta olacak. Yemeğin yanında yeşil çay ve buzlu su geliyor. Suyu içtiğin an yenisi dolduruluyor, dolayısıyla artık su istemediğini belli etmek için suya dokunmamak gerekiyor.(Birkaç bardak soğuk su içtikten sonra bunu anlamamı da pek tabi yorgunluğa veriyorum:)) Yemekler az tuzlu ve az yağlı, dolayısı ile fazla kaçırınca bile insanda bir rahatsızlık hissi olmuyor. Bunda, yemeğin yanında yeşil çay yudumlamanın da bir etkisi olduğunu zannediyorum. İlk önce çok garip gelmişti, ama bence bu yeşil çayın, insanın ağzını temizleyen, yemeğin tadını daha iyi almasını sağlayan bir özelliği var. (Vedat Milör de kim ola?)

???????????????????????????????

???????????????????????????????

İlk günü, mekanımı zihinsel olarak işedikten ve ayaklarımı bitap ederek tamamladıktan sonra, yağmurlu bir yeni güne uyanıyorum. Türk’e birşey olmaz mantığıyla rastgele bir süper marketten, hayatımda kullandığım en kaliteli şemsiyeyi alıp ver elini Kyoto metrosu. Bu metroda, hattın treni gelince harika bir Japon müziği çalıyor, beni büyüledi. Önce Nijo kalesine, sonra da İmparatorluk Sarayı’na gidiyorum. Sarayın içerisini gezmek için bir gün önceden rezervasyon yaptırmak  lazımmış, sorun değil; nasılsa yarın da burada olacağım. Rezervasyonumu yapıp, yağmur altında o ıpıssız, sessiz ve kocaman saray bahçelerinde geziniyor, fotoğraf çekiyorum.Arada kimonolu kadınlar ile karşılaşıyor ve selamlaşıyoruz.

DSCN6759

???????????????????????????????

Yorulduktan ve ıslandıktan sonra, bol yosunlu noodle ve tabi ki yeşil çay.

???????????????????????????????

Günün devamını, Felsefecinin Yolu’nu (Philosopher’s Path) yürüyerek getiriyorum. Yaklaşık iki kilometrelik bu yol, adını Kyoto Üniversitesi’nde ünlü bir felsefe profesörü olan Nishida Kitaro’nun, günlük meditasyonu için burada yürümesinden almış. Yağmur korkak turist sayısını azaltmış, neredeyse birkaç Japon ve benim gibi yalnız gezen birkaç azimli yabancı dışında kimseye rastlamıyorum.

??????????????????????????????????????????????????????????????

???????????????????????????????

Ayaklarım gezmekten ve ıslanmaktan dolayı artık alarm verir halde. Hava iyice kararınca yorgunluktan bitmiş bir şekilde otele en yakın metro durağından çıktığımda karşımda kocaman bir noodle salonu görüyorum. Bu bir serap mı diye düşünüp aç ve ıslak, kendimi içeri atıyorum. Burası açık mutfak etrafına sıralanmış ahşap büyük bir tezgah üzerinde yan yana dizili rahat sandalyeli, müthiş ferah bir mekan. Garsonun çatal verme önerisini reddedip, etrafı izleyerek yemeğimi yiyor, arada kitabımı kurcalıyor ve sonraki günün planını kafamda netleştiriyorum. Noodle yiyen Japonlar müthiş bir hüpletme sesi çıkartıyor, daha önceden okuduğum kadarı ile bunun orda normal bir alışkanlık, hatta yemeği beğenme ifadesi olduğunu hatırlayıp önce biraz çekinerek, sonra da diğer Japonlar gibi yüksek sesle höpürdete höpürdete noodle’ımı götürüyorum,bir nev’i Japon’la Japon oluyorum:)

???????????????????????????????

Karnımı doyurduktan ve yeterince ısındıktan sonra otele gitmek mi kalmış, teey,  Kyoto’nun en geniş alışveriş caddesinde yürüyor, ışıl ışıl vitrinleri ilgi ile inceliyor, kocaman mağazaların arasında unutulmamış ufacık Buda heykelleri önünde birden duraksayıp hızlıca dua eden insanlara, çok yüksek topuklu ayakkabı giymekten dolayı zorla yürüyen müthiş alımlı Japon kızlara bakıyorum. Cadde ve nehir, boydan boya çiçek açmış kiraz ağacı…

Modern dünyada kahvemi içtikten ve benim için her daim endişelenmiş annemi arayıp çok güzel zaman geçirdiğime kendisini ikna ettikten sonra, otelin bulunduğu eski şehir bölgesinde son bir yürüyüş yaparken, tea house’lardan birinde dans eden bir geyşa’yı, diğer turistler gibi videoya çekip unutulmaz bir an daha hediye ediyorum kendime. Geyşa, dansı bitince balkona çıkıp bizlere narin gülümsemesini bahşediyor ve el sallıyor. Geyşaları; asil kimonoları, bembeyaz pudraları ve süzülür gibi yürüyüşleri ile Gion bölgesinde, sokakta sıklıkla görmek mümkün.

???????????????????????????????

???????????????????????????????

Kyoto’daki son günüm gelip çatıyor. İki günde şehrin yabancılığını attım gitti. Erken kalkıyor, hızlı bir kahvaltının ardından kendimi bir önceki gün bahçelerini gezdiğim imparatorluk sarayına atıyorum. Buluşma saatinde rehber gelip biz turistlere televizyonda hızlıca bir demo gösterisi izletiyor, sonra sarayı gezdiriyor. Ne yalan söylemeli, bu sarayları gezmek beni oldum olası sıkmıştır. Yıllar önce annem ve babamla Dolmabahçe Sarayı’nı gezerken bile “Aman perdeler ne güzelmiş”, “Mobilyaların rengine bak” diyerek koskoca sarayı  İkea’yı gezermişçesine inceleyen teyzeleri takip etmek daha çok hoşuma gitmişti:)  Kyoto, 1000 yıldan fazla bir süre Japonya’nın imparatorluk başkentiymiş. Dolayısı ile, Japon yapılarındaki tüm o sadelik ve doğallığın iç içe geçmişliğine, şehrin bu kadar uzun bir süre imparatorluk başkentliğine ev sahipliği yapmış olması eklenince; bu durum saraya görmeye alışık olmadığımız bir heybet katıyor.  Duvarlarda ahşap üzerine yapılmış el işi çizimler insanın içine işlerken, tatami döşenmiş büyük, ferah odalar ve odaların baktığı avluların tasarımlarındaki minimalistlik; benim gibi az ve öz eşya seven ve ahşaptan haz alan insanlar için çok hoş. Yine de saray gezisi favorilerim arasında değil.

???????????????????????????????

Sırada Shin Budizmi’nin önemli tapınaklarından Honganji Tapınağı var. Yanına broşürünü de aldığım Higashi Honganji’nin ana salonu Kyoto’daki en büyük ahşap yapı kabul ediliyor.Önce sergiyi, sonra da bahçelerden geçerek ana salonu geziyorum.

???????????????????????????????

Tapınağın çok yakınında Shoseien Bahçesi var. Burasının nilüferler içindeki gölü, minik köprüleri ve çiçek açmış kiraz ağaçları ile çok güzel bir bahçe olduğu su götürmez bir gerçek.  Yaklaşık bir saatimi burada gezerek, sakin bir köprüde oturup ara ara yanımdan geçen yaşlı Japon teyzeler ile birbirimize gülümseyerek ve evlilik seremonisi heyecanı içindeki genç bir Japon çiftin geleneksel kıyafetler içindeki fotoğraf çekimini izleyerek geçiriyorum.  Bu bahçe, Japonya’daki kısıtlı zaman içinde hem gezip görmek hem de  kenara çekilip etrafın ruhunu içime çekmek için kurmaya çalıştığım dengede, tahterevanın tam orta noktası olarak kalacak.

???????????????????????????????

???????????????????????????????

Vakit öğleden sonra oluyor, şimdi kuzey-doğu tarafına, Higashiyama’ya doğru yürümeye başlıyorum.  Yolda, yaşlı bir Japon ve kızının işlettiği ufak ve sevimli bir çay dükkanından çok güzel birer kavanoz içinde iki farklı yeşil çay alıyorum. Kavanozların biri daha bugün bile açılmış değil, ötekinde ise sona yaklaşıyoruz:)  Katkısız olan bu yeşil çay, özellikle kış akşamları, bahçemizdeki büyük ağaçların gövdesinde soğuk rüzgarlar patlarken pencerenin ardında, sıcak ev içinde yudumlamak için ideal. Bu Japon baba-kız ile tek kelime konuşmadan ama gülümseyerek bitirdiğimiz bu alış-verişten sonra birbirimizi eğilerek selamlıyoruz ve elimdeki bu poşeti bırakmak için otelin yolunu tutuyorum. Zaten Kyoto küçük bir şehir, her yere yürüyerek çok rahat gidilebilir, otele oldukça yakınım.

Küçük ve dar bir sokaktan sevimli Japon zanaat dükkanlarını izleyerek ilerlerken, trafiğin yavaş yavaş tıkanmakta olduğunu fark ediyorum. Daha kuzeyde, neredeyse kaldığım otel civarında gökyüzünde beliren helikopter sayısı, birden ikiye, sonra üçe ve beşe çıkıyor! Ne olduğunu merak edip otelden biraz daha ilerleyerek ana caddeye çıktığımda bir trafik kazası yaşanmış olduğunu  görüyorum. Otelde gece haberlerini izlerken -anlayabildiğim kadarıyla-  bir minibüs kontrolden çıkıp bisikletli bir gence çarpmış ve onu öldürmüş. Caddeye gittiğimde olay yeri ekipleri asfaltta gencin yattığı yeri işaretlemiş, caddeye giriş çıkışı durdurmuştu. Tepedeki helikopterler bir-iki saat daha o şekilde daireler çizerek uçmaya devam etti ve bu olay, gece haberlerinde en az yarım saat gösterildi. Bizde olsa ne kadar normal,gündelik bir olay diye geçiştirilir, insan düşünmeden edemiyor ne yazık ki.

Ve Higashiyama… Kyoto’ya yukarıdan bakan; ağaçlar, ahşap evler, geleneksel ürünler satan minik dükkanlar ve arnavut kaldırımlı, basamaklı daracık yollar içinde Kyoto’nun belki de en en güzel köşesi. Bu yollarda yürüyerek gitmek, her adımda insanın içine yerleşen anlamsız bir mutluluk, huzur… Öyle bir an kalmış ki aklımda; orta yaşlı bir Jağon kadın, tahminen onun annesi ve ben bir köşede birbirimize doğru yaklaşırken birden çıkan ve sonra sönüveren bir rüzgar ile üzerimizdeki kiraz ağacının çiçek yağmuru altında kalıyoruz, yukarı bakıyoruz, sonra birbirimize, üçümüzde de muzip bir keyif. Bugün bile o anı o kadar keskin ve pembelikler içinde hatırlıyorum ki…

???????????????????????????????

Mezarlık görünce içeri giriyorum. Sonradan Kyoto mezarlığı olduğunu öğrendiğim bu büyük yerde mezarlar gayet nizamlı dizilmiş, pek çoğunda yeni bırakılmış taze çiçekleri görmek mümkün. Japonya’da da aynı Türkiye gibi aile büyüklerine ve ölülere saygının ahlaki olarak çok önemli bir yeri var. Yine okuduğum romanlardan hatırladığım kadarı ile Japonya’da ölünce bedenin yakılması ve küllerin gömülmesi geleneği çok yaygın. Mezarların bizdeki gibi yatay değil de dikey olmasını ben kendimce buna veriyorum.

???????????????????????????????

Mezarlı[in hemen yaninda -1955’te yapılmış olması ile diğer tapınaklara nispeten  yeni denilebilecek- Ryozen Kannon Tapınağı içerisinde, 2. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmiş adsız askerler için yapılmış 24 metrelik dev bir anıt var.  Anıtın üzerindeki yazıt, İngilizce olarak:  “All honor to him, friend or foe, who fought and died for his country! May the tragedy of his supreme sacrifice bring to us, the living; enlightenment and inspiration fill us with ever-mounting zeal for the all compelling quest of peace, world peace and universal brotherhood

???????????????????????????????

Bu anıt bana, ortaokulda okuyup da zihnime mıh gibi çakılı kalıveren  “Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor” şiirini hatırlatıyor. (Arif Nihat Asya)

Şehitler tepesi boş değil/Biri var bekliyo./Ve bir göğüs, nefes almak için/Rüzgar bekliyor./Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye/Yattığı toprak belli/Tuttuğu bayrak belli/Kim demiş meçhul asker diye?“… Savaş, dünyanın her köşesi için aynı lanetli anlamı taşıyor: Hayatın güzelliğini belki de hiç tadamadan toprağın altına giren yüzbinlerce meçhul asker.

Burdan Kodaiji Sho Müzesi ve Kodaiji Tapınağı’na gidiyorum.  Tapınağın kendisi de, zen bahçesi de ayrı güzel.

???????????????????????????????

???????????????????????????????

Tapınaktan çıkış bambu ağaçları içerisinden.

???????????????????????????????

Ninenzaka ve Sannenzaka Merdivenleri’nden oldukça hızlı bir çıkış ile Kiyomizudera’ya, son giriş saatini kaçırmamam lazım. Tapınaktan çıkan insanlar, merdivenden aşağı sanki üzerime üzerime geliyor! Bu eski tapınak, Unesco’nun Dünya Mirasları Listesi’nde yer alıyor ve Japonca “Saf Su Tapınağı” anlamına geliyor. İsmini Otowa Şelalesi’nin temiz suyundan alan bu tapınağın bahçesinde, şelale suyu üçe ayrılıyor ve insanlar bu sudan içmek için sıraya giriyor. Suların birinden uzun ömür için, birinden mutlu bir aşk hayatı için, birinden de iş/okulda başarı için içilmesi gerektiği ve üçünün birden içilmesinin açgözlülük olarak karşılandığını okuyup bu çılgın sırada sulardan içen insanları izliyorum.

DSCN7472

Tapınağın içerisindeki çevre-yürüyüş yolundan da manzara doyumsuz.

???????????????????????????????

???????????????????????????????

Çıktığım basamakları inerken, Higashiyama’yı hiç unutmayacağımı fark ediyorum. Böyle bir güzellik zor bulunur. Ve günlerdir ne zaman bunu göreceğim derken, gözümün önünde bir kadın basamaklardan paldır küldür yere düşüyor. Ablacığım sen o topuklularla oraya kadar nasıl çıktın, anlaşılır şey değil:) Neyse ki arkadaşlarının da yardımı ile çabucak toparlanıp kalkıyor ve gülerek inmeye devam ediyorlar. Basamakların etrafındaki geleneksel Japon dükkanları birbirinden güzel. Hasır tutmalıklı, ince işlemeli çay takımlarını, narin şemsiyeleri hayranlıkla inceliyorum. Ve de en sevdiğim, bir Totoro mağazası!

DSCN7491

???????????????????????????????

DSCN7420

???????????????????????????????

???????????????????????????????

Hava iyice karardığında Maruyama Parkı’na inmiş bulunuyorum. Burası ayrı bir kalabalık, bense yorgunluktan ölmüş durumdayım. Oturduğum bir pastanede tadını merak edip pişman kalmadığım bir bardak muskat suyu ısmarlıyor; ana caddede son bir turun ardından gece otele doğru yürürken burada görmeyi hiç ummadığım birşeyi, Japon paparazzisini görüyorum:)  Kaldığım otelin yakınlarındaki tea-house’lardan birine ünlü biri girmiş olacak ki paparazzi onun çıkışını bekliyor. Tahminen İngiliz bir turist bana kimin çıktığını soruyor, ben de bilmediğimi söylüyorum, sonra tekrar kadına dönüp zaten muhtemelen çıkan kişiyi hiç tanımayacağımızı söylüyorum, gülüşüyoruz. Kyoto’daki son gecem de işte böyle bitiyor. Yarın Nara civarındaki Senju-in tapınağında kalmak için erkenden yola çıkacağım.

???????????????????????????????

???????????????????????????????

Japonya’da yapmak istediğim şeyler listesinin üst sıralarında bir tapınakta kalmak vardı. İstanbul’dayken bu olanağı baya araştırmış ve http://www.japaneseguesthouses.com/ sitesini kullanarak Nara yakınındaki Senju-in Budist tapınağında kalmaya karar vermiştim. Trenle Nara, arkasından da Oji’ye gidiyor ve istasyondan taksiye binip adrese ulaşıyorum.  Burası, Nara’yı yukarıdan gören bir tepe üzerine kurulmuş bir tapınak kompleksi. Acaba hangisinde kalacağım diye düşünüp valizimi peşimsıra sürüklerken, önünden geçtiğim bir tapınağın kapısı önünde tebeşirle bir tahtaya hoşgeldin yazan ismimi görüyorum!

???????????????????????????????

Budist rahipler ve yardımcıları beni güler yüzle karşılıyor. Odam tipik bir Japon odası. Tatami ile kaplı yerler, basit bir yer yatağı, bir masa ve minder. Pencereden manzaram mükemmel.

???????????????????????????????

???????????????????????????????

???????????????????????????????

Üzerimde günlerdir deli gibi gezmenin ve tren yolculuklarının verdiği tatlı bir yorgunluk var. Dışarıda hava çok güzel bir serinlikte ve hafif bir yağmur başlıyor, yer yatağına uzanıp battaniyeyi üzerime çekiyor ve tertemiz havayı içime çekip kısa ama tatlı bir uyku uyuyorum. Uyanınca bu tepe üzerine kurulmuş tapınak kompleksini adım adım geziyorum. Çok sakin ve çok yeşil. Turuncu balıklarla (Japon balığı?) , nilüferlerle dolu ufak gölcüklerin, bu gölcüklerin üzerine yapılmış minyatür köprülerin üzerinden geçerek en tepeye ulaşıyorum.  Ardımdaki tapınakta rahipler akşam seremonisine başladı. Onları dinliyor, uzaktan göz kırpan Nara’ya bakıyorum. Nara, yolculuğun son durağı olması nedeni ile hem fiziksel yorgunluk hem de süre kısıtına denk geldiği için bu şehri fazla gezme fırsatım yok. Bir dahaki gidişimizin eşimle tandem bisiklet turu için olmasını umuyoruz ve o sefer Nara’da, okuduğumda hayran kaldığım gibi, geyiklere elimden yemek yedirmek istiyorum!

DSCN7555

???????????????????????????????

Dağ başında bir tapınakta kahve otomatı bulabileceğimi hiç aklıma getirmezdim, tam da artık yeşil çaydan biraz sıkılmış deli gibi kahve içmeyi arzularken karşımda bir otomat görüyor ve bir espresso alıyorum. Modern dünya ile ruhani dünyayı birbirine karıştırmak çok rahatlıkla ele yüze bulaştırılabilir bir şey; Japonya’da ise bu işin üstesinden çok rahat ve güzel gelmişler.

Akşam yemeği saati: Menü zengin! Görünen o ki bu akşam tapınaktaki tek ziyaretçi benim. Misafir salonunda yemeğimi hiç acele etmeden, denediğim yeni lezzetlerin tadını çıkartarak yiyorum. Sonrasında tepede bir akşam gezisi daha. Sabah, 06:30 gibi uyandırılacak ve sabah duasına katılacağım. (Tamamen sizin isteğinize kalmış.)

???????????????????????????????

???????????????????????????????

???????????????????????????????

Sabah Budist rahiplerin duasını izliyorum, ritüellerden sonra benim için de dua ediyorlar. Tütsüler ve küçük gong’lar arasında çok değişik bir tecrübe olduğunu itiraf etmeliyim. Duadan sonra Budist bir rahip bana etrafı, tapınakları gezdiriyor; en tepedeki büyük tapınakta, yer altında hiç ışık olmayan bir koridordan ellerimizi ahşaptan yapılmış duvara sürüyerek geçiyoruz ve bana küçük Buda heykellerini gösteriyor. Güzel ve erken bir bahar sabahında başbaşa tapınakları geziyor, o daracık yolları yürüyor ve arada çat-pat bir İngilizce ile konuşuyoruz. Sonrasında kahvaltımı yapıyor, bana hediye edilen havluyu valizime yerleştiriyorum; rahipler ve yardımcıları ile birbirimize teşekkürler edip vedalaştıktan sonra ver elini Kyoto , ordan da hızlı tren ile Tokyo Narita Havaalanı!

Uçakta, upuzun saatler boyunca kah uyur kah uyanır ve yine cama başımı yaslayıp son sekiz günümü zihnimde ardı ardına sıralarken, Murakami’nin 1Q84’ündeki gibi sorguluyorum: Yaşadığımız dünya gerçek mi, kurgu mu? Tüm o işten çıkan plaza insanlarının kiraz ağaçlarını okşaması, arkadaşım Nami’nin bana hediye ettiği renk renk, şekil şekil sabunlar, tapınakta sabahın bir vakti boğazıma işleyen kokulu tütsüler, tüm o naif tabiat. Uçak Atatürk Havaalanı’na alçalırken, altımızda Büyükada/Heybeliada, güneşin altında sanki şehir hatları vapurunu görür gibi oluyorum. Ev dediğimiz yer neresi; güneşin doğduğu topraklar artık çok çok geride, kendimden neyi orda, neyi burda bıraktım? Hem hayat ne garip değil mi, vapurlar falan?

Japonya’da Sakura Zamanı” üzerine 9 yorum

  1. Harika bir yazı olmuş; içten ve su gibi akan… Seneye yapmayı planladığım Japonya seyahati için pek çok güzel ipucu da barındırmış. Yüreğinize ve kaleminize sağlık.

  2. Merhaba, cok guzel ve detayli bir yazi. Bu seyahat icin harcadiginiz ortalama butceyi de ogrenebilir miyim? Tesekkurler 🙂

    • Merhaba, yorumunuz için teşekkür ederim:) JR kartını İstanbul’da almıştım. Otel rezervasyonlarını ise booking.com’daki premium hesabımdan yaptığım için en uygun fiyat & performans seçenekleri çıkmıştı karşıma. Bunlar maliyeti düşüren şeyler. (Ryokan’da kalmak da keza.) En büyük masraf uçak biletleri ve otel konaklamaları diye hatırlıyorum. Yorumumu güncelledim, çünkü ilk cevabımda ne kadar harcadığımı hatırlayamamıştım, ama sonrasında gezi notlarımdan uçak bileti ve oteller dışında 180.000 yen harcadığımı fark ettim. (Bunun içinde Ryokan ücreti ve aileye alınan hediyeler de var.) Hesap yaparken o zamanki Yen / TL paritesini de göz önüne almak gerekir tabi. Ama kısaca, Japonya hiç de ucuz bir ülke değil. Hiç bir şeyde ucuza kaçmadığım fakat lükse de meyletmediğim halde bütçem ancak yetmişti.

Duygu için bir cevap yazın Cevabı iptal et