Odalarda Işıksızım

Şimdi, eğriye eğri, doğruya doğru; bir kişi daha 90’larda çocuk olmak ne güzeldi derse hem düşüp bayılacağım hem de kafamı yere çarpmadan önceki  son bir kaç saniye kendisine bir nebze hak verir gibi olacağım. Bu modası geçmiş konu 2019 başında soğuk bir ocak ayının rüzgarlı bir pazar günü nereden mi aklıma geldi? Çünkü bugün Kayahan dinledim ve yıllar önce, küçük bir çocukken Walkman ile bir Kayahan kaseti dinlediğim bir an yaşadığım, sonraki yıllar boyunca da kendini ara ara gösteren tuhaf bir afallama serisini hatırladım.

Annem her hafta sonu olduğu gibi süpürge yaparken ayak altında dolaşmamam için elime walkman ile Kayahan kasedi vermiş olacak. Pazar öğleden sonraları kendini hissettirmeye başlayan hafif sıkıntılı bir halet-i ruhiye ve arka plandaki tekdüze elektrik süpürgesi sesi zaten bana müzik dinlemekten başka yapacak bir şey bırakmamıştı. Şu an bile walkman’deki tuşları tüm sırasıyla hatırlıyorum, kasedi başa aldım, dinledim, dinledim; sonra bir an şaşırıp kaldım. Kayahan “odalarda ışıksızım, katıksızım, divaneyim!” diye haykırıyor, insanı adeta can evinden vuruyordu.

Çocuk aklımla anlamaya çalıştım, bu adam neden odada ışıksız kalmıştı? O dönemler elektrikler çok gidiyordu, hatırlayan hatırlar; bozulan beyaz eşyalardan burdan köye yol olurdu, acaba ona mı sinirlenmişti? Yoksa biri bu adamı bir odaya mı kilitlemişti, hani olur ya, akıl hastanesi gibi bir yere? Katık ne demekti, katıksız kalmak da sanırsam kötü bir şey olmalıydı. Ya divane olmak? Kayahan, “divaneyim” dedikten sonra bir es verip gücünü toplayarak insana tokat gibi çarpan sesiyle şarkısına devam ettiğine göre, o da pek menem bir şey değildi.

Tek bir cümlenin çocukluğun daha ilk yıllarında yarattığı şaşkınlığı düşünüyorum: Şimdi bu sözleri Kayahan gibi gerçek bir şarkıcıdan duymamış olsam, yani öylesine, kuru kuruya bir yerlerde işitsem ya da okusam, o tuhaf sasırma anını muhtemelen yaşamazdım. Orada, o pazar günü bir odada yalnız oturmuşken başka bir odada ışıksız, katıksız ve divane kalakalan o adamın -ki albüm kapağından anladığım kadarıyla, o odada gitar da çalıyordu- soyut kavramlarla arası çok hoş olmayan bir çocuk beynine bir çentik atması için Kayahan gibi bir sanatçı olması gerekiyordu. Yani güzel müzik ve güzel sözler bir araya gelmeli ki birleşip bir eşik değerinin üstüne çıksınlar, bir dalgakıranın boyunu aşan dev dalgalar gibi, zihnimizin sahil yollarını köpüklü suları ile dövüp yıkayıversinler. Bizim de aklımızda, sağda solda, bir yerlerde suların getirdiği bir balık kalsın. Hoplasın, çırpınsın, kendini yerden yere atsın ve biz büyüyüp de onun dilini anlar olunca onu alıp engin suların kucağına geri atabilelim.

Bu şarkının rüzgarlı bir pazar günü aklıma düşmesinin bir sebebi de, muhtemelen, haftalardır ışıksız kalmış olmak. Çok şükür katıksız ve divane değilim, ama bir parçacık güneş ışığı için neler vermezdim. Yine de güneş ışığının eksikliğini, Kayahan’ın anlatmaya çalıştığı umutsuz ışıksızlığa yeğlerim. Ve içimizdeki karanlıkla bizi tanıştıran, bizi onla kah boğuşturan, kah ona baş eğip hayata devam etmemize sağlayan o güzel sanatçılara uzak, rüzgarlı bir yerlerden teşekkür ederim. Çocuklukta size denk gelmek büyük bir zevkti.

Yorum bırakın