Aslında bu gezinin yazısını ne zamandır yazmak istiyordum. Hatta kendimi iteklemek için öyle çaba sarfettim ki diğer gezi yazılarının akıbetini de bu yazıya bağladım diyebilirim. Nihayet koşturmacayla geçen haftalardan, aylardan sonra geçen hafta bir gün koyu bir kahve yapıp bilgisayarımın başına oturdum, öncesinde haberlere bir bakayım dedim ve Şanlıurfa’da iki motorsikletli gezginin öldürülüş haberini okudum. Bırakın birşeyler yazmayı, birkaç gün kendime gelemedim. Kendi ülkemizde kimbilir hangi saçma sebepten öldürülen bu iki güzel insanın aileleri ile çekilmiş fotoğrafları gözümün önünden gitmezken, Avrupa’nın en tekinsiz ve tuhaf yeri sayılan Sicilya’da sıfır sorunla gerçekleştirdiğimiz bu gezi yazısını yazmaya elim varmadı. Hayalkırıklığı kronik bir hal almaya başladığı zaman, koca bir ağacın içten içe çürümesi gibi, insan da içten içe çürümeye başlar. Biz çürümeye başladık mı, başladıysak ne zaman, nasıl? Bu çürüyüşe kimler çanak tutuyor, güzel insanlara ne olacak, geride bıraktıkları bir o kadar güzel insan bu yalnızlıkla, dehşetle nasıl başa çıkacak? Bizimki de soru işte!
Evet, Sicilya; Avrupa’nın bir nev’i üvey evladı. Avrupa’nın belki de en kaotik ülkesi sayılabilecek İtalya’nın koca bir çizmeyi andırdığını, Sicilya’nın da bu çizmenin tekme attığı bir topa benzetildiğini duymayan pek kalmamıştır sanırım. Sicilya’da bisiklet turu yapmaya karar verip antrenmanlara başladığımızda, bunu yakın arkadaş grubunda dillendirdiğimizde ilk tepkiler tabi ki mafya üzerine oluyor. Kamuoyundan, Sicilya’nın mafyadan arındırılması çalışmalarının başarılı gittiği izlenimini edinsek de biliyoruz ki bu öyle pat diye kökünden kazınacak bir olgu değil. Bizdeki aşiret kültürü, ne bileyim, mesela Şener Şen’in canlandırdığı bir Maho Ağa tiplemesi tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş değil en nihayetinde. Neyse, mafya biz iki baldırıçıplağı ne yapsın deyip pek oralı olmuyoruz. Ama daha ilk günden Palermo civarındaki dağlara iri iri yazılmış ‘No Mafia’ yazısını görüp, İtalyanlar ve Türkler arasındaki benzerliğin çokluğuna da kafa yorunca içim bir hoş olmuyor değil. Bizim, dağlara ‘Her şey vatan için’ yazdırıp, hemen her şeyi vatana rağmen, vatana karşı yapan mantaliteye burada da yakalanırsak durum fena:)
Ekim 2012’de gerçekleştirdiğimiz bu tur, bizim için pek çok ‘ilk’i içinde barındırıyor. İkimiz de şehirde yaşamaktan pek mutlu sayılan insanlardan değiliz. Hüseyin daha önce,özellikle memleketi olan Doğu Karadeniz’in yaylaları ve dağlarında pek çok kez pedal çevirmiş olsa da bu beraber çıkacağımız ilk tur. Üstelik ben de bisiklet sürmeye Kayseri’de alışmış bir tatlı su insanı olarak kesinlikle yokuş çıkmaya aşina değilim. (Etna civarından da geçecek bir tur için ne kadar da iç açıcı bir bilgi bu öyle.) Bisiklet antrenmanım yok ve üstelik o tarihte 62 kiloyum. (Şu an 51 olduğum düşünülürse bu çok ciddi bir fark.) Dolayısıyla tur kararımız netleştikten hemen sonra ilk iş dayanıklılık için uzun yürüyüş antrenmanlarına başlıyorum. Bu arada haftasonları her fırsatta Büyükada’ya gidiyor, tandem bisiklet kiralıyor ve ara vermeden 6 büyük tur çevirmeye gayret ediyoruz. (Uzunluk olarak yaklaşık 65-70 km’ye tekabül ediyor.) Büyükada’da antrenman yapmak öyle pek keyifli değil tabi; hele haftasonu gelen ziyaretçilerin çokluğu, yolun ortasında sere serpe yürüyenler, faytonların deli deli gidişleri, kendi şeridinde bisiklet sürmeyi beceremeyenler düşünülürse. Yine de en kötü antrenman evde oturmaktan iyidir deyip; dizlerimde ağrı var mı, senkronizasyon sıkıntımız var mı diye kontrol ede ede o geri dönüşsüz güne gelip çatıyoruz.
20 Ekim 2012, İstanbul – Roma – Palermo Uçuş, Palermo – Termini Imerese (32 km.)
Şu hayatta öğrendiğim üç-beş adamakıllı şey varsa biri de ilk günün, konu başlığı her ne olursa olsun, en zor ve tuhaf gün olduğudur. Yolculuk öncesi ‘Vay gerekli herşeyi yanıma aldım mı?’ kontrolleri, fazladan yanımıza alacağımız her şeyi resmen eşek gibi çekeceğimiz için olabilecek her türlü gereksiz eşya ve kıyafeti elimine etme çabası, bir yandan sayısız teknik detaylar, tur planları, konaklama ayarlamaları ve bu esnada yaşanan dil sorunu, karşımıza çıkabilecek her türlü olumsuz durum için kenarda tutmamız gereken B, C planları, uygun bir bisiklet kiralamak, muhakkak sigorta (kaza riski yüzünden çok önemli!) ve gerekiyorsa vize işlemleri, önceden gidilecek yerler hakkındaki detaylar ve genel kültür hakkında bilgi sahibi olmak, gezi kitaplarını, yerli / yabancı blogları okumak, hava durumunu kontrol etmek vs. Tüm bunları tek kişinin yapması imkansız, dolayısıyla bisiklet kiralanmasından tutun da rotanın çıkarılmasına kadar pek çok teknik işi Hüseyin götürüyor. Rota çıkartılmasından kasıt, haritaya bakıp ‘Aa, buralar pek güzel görünüyor, haydi ordan geçelim’ şeklinde sevimli bir şey değil de günlerce süren, çeşitli yazılımlardan eğimin, elevasyonun hesaplandığı, yolla ilgili bilmemiz gereken ekstrem bir durum var mıdır’ın kontrolü, mevcut güç durumumuz ile gün gün rotanın gerçekçiliğinin düşünülmesi… Bir yandan tandem bisikletlerin piyasadaki azlığı, elinde bu bisiklet olan ve o tarihlerde bize kiralayabilecek durumda olan lokal dükkanlardaki bisikletleri fiyat / performans açısından karşılaştırma… Tüm bunlar olurken benim de elim armut toplamıyor tabi. (Bazen kaytardığım olmuşsa da.) Gezi kitaplarını didikliyor, bulabildiğim blogları okuyor, tüm bunları harmanlayıp rotamız ile çarpıştırarak gerekli bilgileri edinmeye çalışıyorum. Bir de booking.com ve tripadvisor.com’dan konaklanacak uygun yerleri karşılaştırıyor, yorumları okuyor ve uygun olana (ön ödemesiz ve 1 gün önce iptal olanağı sunması şartı ile) rezervasyon yaptırıyorum. Bu önemli; şöyle ki herhangi bir aksilik olması durumunda -ki bu hiç azımsanacak bir ihtimal değil- orijinal rotayı değiştirmek mecburiyetinde kalıp eskiden yaptırdığınız rezervasyonu iptal edebilme fırsatınız olabiliyor. Nitekim Sicilya turunda bunu yaşamadık ama yine tandem bisiklet ile çıktığımız Korsika turunda bu iptal özelliği işimize yaradı. Gezi kitapları ile ilgili olaraksa, tecrübelerim sonucu genelde DK Eyewitness Travel Guides ve Lonely Planet’ın kitaplarını tercih ediyorum. Genelde iki kitabı birden taşımak biraz fazla kaçabileceğinden, özellikle yer ve kilo kısıtı varsa seyehatin tipine göre birini alıyorum yanıma. Bisiklet turu gibi; her kasabanın ayrı bir öneminin olduğu, nispeten küçük yerlerde konaklanılacağı ve akşam yemeği yenileceği turlarda Lonely Planet, en ufak detaya girdiği için bence kesinlikle edinilmeli. Daha hafif ve çok aşırı detaya girilmeyen, bir tık daha kaba hatlı geziler için ise DK Eyewitness serisi ideal. Gezmeyi hayat tarzı edinen, pek çok uzak ve zorlu destinasyonda rehberlik yapmış, liderlik yaptığı tur grupları tarafından hep çok sevilip takdir edilerek ülkeye dönen çok yakın bir arkadaşımın, pek sevgili nikah şahidim Elif’in de bu serileri sevdiğini öğrendikten sonra bu bilgileri paylaşmayı bir amme hizmeti bildim:)
İlk gün, dediğim gibi, zorlu. Erken saatteki uçuş, Alitalia ile Roma aktarmalı Palermo. Havaalanına bizi karşılamaya gelmiş orta yaşlı İtalyan, onun arabasına atlayıp bisiklet mağazasına gitmemiz, orada üstümüzü değiştirmemiz, hep beraber yapılan bisiklet ayarları, kontroller, deneme sürüşleri, bagajları olabilecek en optimum şekilde yerleştirme çabası. Bize eşlik eden mağaza sahibi ile Palermo şehrinin içine girmemiz, onun genişçe bir kavşaktan sonra artık geri dönmesi, ufak bir vedalaşma, rotamız ve kaslarımız ile başbaşa kalmamız. İlk durağımız olan Termini İmerese’ye doğru yola koyulmamız. Yolumuzu kesen demiryolları, büyük şehirlerin hemen etrafında görünen sanayi bölgesinden olabildiğince uzaklaşma çabaları, sol tarafımıza masmavi Akdeniz’i almış giderken karşımıza çıkan kasabalar, köyler, ağaç altlarında dikilip elleri ile bastonlarına dayanmış bizi izleyen yaşlı İtalyan amcalar, soluklanmak için durduğumuzda alıverdiğimiz ikişer dilim lezzetli pizza. İlk gün gittiğimiz yol sadece 32 km., ama hem ilk gün olması hem de uçuşlarla aynı gün yapılmasından dolayı gün bana çok daha uzun geliyor. Kendimizi, kasabanın hemen dışındaki otele zor atıyoruz. Akşam yemeği için o yorgunluğun üzerine bir de kasabaya geri yürümemiz ve ancak bir Meksika lokantası bulabilip orada yememiz, bir de otele geri dönmemiz gerekiyor ki bu da yorgunluğumuzu sağolsun pek azaltmıyor. Termini ile ilgili duygum pek sönük, deniz kenarında olmasına rağmen hala büyük şehrin etkisinden pek kurtulamamış sıkıcı, tekdüze bir kasaba gibi burası ve ben bir an önce adanın içine, milli parklara, dağlara, çok ıssız kasabalara, köylere girmek için sabırsızlanıyorum.
Bisikletimiz ile yola çıkmadan önce
Deniz boyunca tren yolları, kah sağdan kah soldan bize eşlik ediyor
Palermo’yu ardımızda bırakırken
Kaktüs ve meyvesi, meyve lezzetli ama yemesi biraz zahmetli…
Kasabaya yukarıdaki meydandan bir bakış
21 Ekim 2012, Termini Imerese – Petralia Soprana (73 km. , 8 saat 43 dk.)
İkinci gün adadaki o ilk yabaniliği atmış, biraz daha dinlenmiş ve dağlara tırmanacak olmanın verdiği heyecanla zinde uyanıyoruz. Çok da zengin olmayan bir kahvaltıdan sonra bisikletimizi yeniden yükleyip yola çıkıyor ve açılışı yol ayrımını kaçırarak yapıyoruz. Rotalar Garmin’e yüklü, cihaz öterek rotadan çıktığımızı haber veriyor vermesine de işte biz pek emin olamayıp 50-100m. sürüşten sonra rotayı kaçırdığımızı anlıyor, geri dönüyor ve adanın içine tırmanmaya başlıyoruz. Garmin baya hassas aslinda, bilmediğimiz yerlerde oldukça iş görecek.
Bugün turun en zorlu günlerinden biri. Deniz seviyesinden yaklaşık 1600 m. yukarı çıkıyor, öncesinde Collesano kasabasında soluklanıyor, akşama kadar her yerin siesta sebebi ile kapalı olacağını bildiğimizden su ve gıda takviyesi yapıyoruz. Sonrasında Madonie Milli Parkı’nın içinden geçiyor, 1100 m’de güzel bir ağaç altında soluklanıyor, 1600 m’ye çıkıyoruz.. Bisikletle sakin sakin giderken sağda solda ürkmüş bize bakan ve sonra dönüp kaçan geyikler pek sevimli. Ben de bu arada ellerimi bırakıp fotoğraf çekmeye daha bir alışıyorum sanki. Bu iş takım işi olduğundan ve arkada sağlam bagaj taşıdığımızdan dolayı yokuş yukarı ikimizin de çok sağlam basması gerekiyor, birimiz daha az kuvvet versek yavaşlamayı hemen hissediyoruz. Dolayısı ile nispeten düz yolda veya inişlerde benim fotoğraf çekmem daha rahat oluyor. Tabi hareket halinde çekilen fotoğrafa ne kadar fotoğraf denilebilirse. Yolculuk boyunca, arkada kendimi kaptırmış fotoğraf çekerken ufak bir kasis / çukur yüzünden kendimi aşağıda bulmama ramak kaldığı pek çok durum yaşadım.
Zirvede, bir kulübenin gölgesine sığınıp üzerimizi değiştiriyoruz. İnişe geçeceğimiz için bu kadar terledikten ve sıcakladıktan sonra üzerimizdeki kıyafetlerden kurtulup kuru birşeyler giyinmeli, ek olarak da rüzgarlıklarımızı almalıyız ki üşümeyelim. Ben önce rüzgarlıkların çok fazla olduğunu, zaten havanın sıcak olduğunu vs. iddia etsem de tecrübe (Hüseyin) konuşuyor ve az sonra inişte rüzgar bizi bıçak gibi keserken onu dinlemekle akıllılık ettiğimin farkına varıyorum. Sonraki tüm inişlerde utanmasam kürk manto giyeceğim, o derece keskin, tuhaf bir rüzgar oluyor zirveden kaptırmış uçarak inerken. Bereleri, yün eldivenleri boşuna kendimize yük etmemişiz yani!
Gün akşama dönerken biz de son bir gayret ile yokuş yukarı vuruyor ve Petralia Soprana’ya, o hiç unutamayacağımız küçük, güzel kasabaya ulaşıyoruz. Bugün bile hala o kasabayı özleriz ve aklımıza geldikçe oradaki ufak ayrıntıları; mesela meydandaki küçük çeşmeyi, kasabanın sonunda duvardan bir sınır çekilmiş gibi duran eski kiliseyi, tipik Güney İtalya taş evlerin küçük pencerelerinden birbirleri ile konuşan yaşlı İtalyan teyzeleri, 3000 nüfusluk bu kasabadaki Durex otomatını(!?) anarız.
Sicilya’da yemek olayı maalesef tur yapanlar için iç açıcı değil. Şöyle ki, siesta saatinde her yer kapalı ve yanınızda yeterli takviye yoksa zor durumda kaldığınızın resmidir. (3-4 saat süren bir aralıktan bahsediyorum.) Akşam yemekleri de bir o kadar geç. Pek çok restoran 8’de açılıyor, yani bizlerin günlük hayatta çoktan yemekleri mideye indirdiği, üstüne bir de kahve höpürdetip meyve tabağını önüne çektiği bir saatte bu adamlar daha yeni sipariş almaya başlıyor! Hal böyle olunca, zaten çok yorgun ve aç olan bünyeyi, yeniden yapılanma sürecine girmiş olan kasları protein tozu, muz ve soda ile yatıştırmaya çalışıyor ve eliniz böğrünüzde yemek saatini bekliyorsunuz. Bu kasabada çok güzel bir otelde kalıyoruz, resepsiyondaki kadın, karşımıza çıkan az sayıda İngilizce konuşabilen insanlardan. Ama bize ‘Kasabadaki tek restoran 8’e kadar açık’ dediği için ve saat de 7 olduğu için biz tabi duş alır almaz restorana gidiyoruz. Allah Allah, kapı kapalı, içeriden de hiç ses gelmiyor. Biz tabi açlık ve yorgunluğun vermiş olduğu ‘şu an karşıma babam çıksa yerim’ modundan dolayı, Viyana kapısına dayanan Osmanlılar gibi bu çok eski ve ünlü pizzacının kapısına dayanıyoruz, lakin kapıyı açan yok. Tekrar otele gidip kadına durumu sorduğumuzda, kadıncağız eliyle kafasına vuruyor. Meğer ‘until’ ve ‘after’ı birbirine karıştırmış:) Odamızda TV karşısında 8’e kadar oyalanıyor, 8’den sonra restorana gidiyoruz. Sonrasında da bir kasaba turu ve uykuya geçiş. Ertesi gün Etna’ya yaklaşacağız.
Collesano Kasabası
Collesano Kasabası
Tırmanışı bol, çoklukla Madonie Milli Parkı içinde geçen zorlu bir gün
1600 m.’de üzerimizi değiştiriyor, soluklanıyor ve inişe hazırlanıyoruz.
Bereler, rüzgarlıklar, en arkadaki yüklü bagajımız…
Eski taş duvarlar, ikindi ışığının güzel oyunları…
Fiat 500!
Arabanın çekimine dayanamayıp yanına gidiyoruz.
Bisikletimizin de dinlenmeye ihtiyacı var, artık akşam oldu ve oteldeyiz.
Birer soğuk yerel birayı hak ettik!
Küçük Mario etrafımızda koşturuyor ve merakla bizi inceliyor:)
Petralia Soprana tipik bir İtalyan kasabası, ve çok güzel…
Meydandaki kilise
Bizdeki Şahin’in atası Fiat Regata! Sahipleri pazar günleri pencereyi açıp son ses Bocelli dinliyorlarsa hiç şaşırmam.
Ve yazıda bahsettiğim Durex otomatı
İkinci gün rotamız
22 Ekim 2012, Petralia Soprana – Belpasso (116 km. , 8 saat 37 dk.)
Hani böyle kötü diyemeyeceğin, hatta gayet sorunsuz geçen ama çok da bir özelliği olmayan günler vardır ya; bugün de aynen öyle bir gün. Epey yol aldığımız, Etna’ya oldukça yaklaştığımız ve onu çıplak gözle ilk kez tepesindeki dumanla görebildiğimiz, bize birkaç farklı coğrafyayı yaşatan bir gün. Konforlu otel ve güzelim kasabadan ayrılmak açıkçası zor geliyor. Düldülümüzü yeniden yüklüyor ve yola çıkıyoruz. Yol aldıkça Petralia Soprana, tepenin başını tutmuş heybetli duruşu ile bizden gitgide uzaklaşıyor. Sicilya denince artık benim aklıma; ıssız arazilerin, köprülerin, boş yolların, kaktüslerin arasından beliriveren uzak bir tepeye kurulmuş eski İtalyan kasabaları geliyor hep. Döne döne, ine çıka o kasabaya yaklaşıyor, o kasabaya varıyor, o kasabadan kah kolayca kah zorlanarak kendimizi dışarı atıyor ve bir yarım saat sonra, uzakta tekrar başka bir yüksek tepeyi, o yüksek tepeye konuşlanmış bir kasabayı seçer gibi oluyoruz ve ıssız yollardan kıvrıla kıvrıla, oraya, bize yukarıdan bakan o dünyaya yaklaştıkça yaklaşıyoruz. Böyle tuhaf bir ıssızlık, yakıcı olmaması gereken ama yakan bir ekim güneşi, adanın fakirliği ve güzelliği, kahvelerdeki amcaların bizim kahvelerdeki amcalarımız gibi dinelmesi, sokaktaki teyzelerin insanı bizim teyzelerimiz gibi baştan ayağa süzmesi, yabancı olduğun anlaşıldığında sana sunulan güleryüz, bizleri sollayan arabalardan sallanan eller, sağdan soldan selam veren insanlara ‘Ciao!’ diye diye yol almak. Sicilya ne kadar tanımsız, kimsesiz, neşeli ve hüzünlü bir ada öyle. Buraların yetiştirdiği belki de en değerli yazar olan Leonardo Sciascia, vaktinde insanda uyanan bu ruh hallerinden kimbilir hangi biri ile şöyle yazmış : “I hate and detest Sicily in so far as I love it, and in so far as it does not respond to the kind of love I would like to have for it.”
İtalya’da gezip tabelaların azizliğine uğramamak olur mu hiç? Bugünün en unutulmayacak olayı, bu tabelalar ve iletişim problemi yüzünden bir saate yakın bir süre Nicosia isimli bir kasabadan çıkamamamız! Başka biri söylese ‘Hiç olur mu öyle şey?’ der güler geçerim, ama insan yaşayınca anlıyor. Kasaba bizi resmen yutuyor, gitmemiz gereken bir sonraki kasaba geldiğimiz yolu işaret ediyor, korkunç dik ve dar sokaklardan, zincir kesilmesinden korka korka inip çıkıyoruz ve sonraki kasabaya artık nasıl varıyoruz ben detayları hatırlamıyorum. Aklımda kalan tek şey, çıkışa hiç benzemeyen böyle tuhaf, eğri büğrü bir yoldan inip rotaya ulaştığımız. Tur için ciddi bir zaman ve enerji kaybı, öğlene yaklaştık bile. Gıda takviyesine geçiyor, çok oyalanamayıp yine bir tepe üzerine konuşlanmış Agira kasabasından döne döne, keyifli bir yoldan aşağıdaki Pozzillo Gölü’ne kadar iniyoruz. Arada bizi bazı tur otobüsleri solluyor. Genelde gezmek için haziran, temmuz gibi popüler aylardan ziyade mayıs veya ekim ayını seçtiğimiz için çılgın gençlikten ziyade çocuğunu üniversiteye yollamış, emekliliğinin tadını çıkartan, tabiatla daha bir barış içinde görünen bir yaş güruhu ile karşılaşıyoruz gezilerimizde. Sakin zamanların bir getirisi de bu oluyor. Bir de tabi ki daha tenha yollar, yarıdan daha az dolu ucuzlamış oteller .
Regalbuto kasabasına giriyoruz. İsmi bana biraz tuhaf gelmişti, akşam otelde baktığımda Arapların kurduğu bu kasabanın adının ‘Rahal Abbud’ kelimelerinden (Abbud’un çiftliği demekmiş) geldiğini öğreniyorum. Sicilya, birkaç sefer Müslüman Arap egemenliğine girmiş bir coğrafya. Bizim rotamız dışında kalan en güney yerlerde, eski eserlerde bu etki oldukça fark ediliyormuş. İleride oraları da gidip görmek gerekir. Ama gidilecek, görülecek yerler o kadar çok ki hiç bitmiyor! İnsan bazen düşünüyor; hele bir de dünya daha güvenli bir yer olsaydı, bazı ülkelerde gezmek kelle koltukta gezmekle aynı anlama gelmeseydi, insan hayatı her yerde aynı yüksek değerde olsaydı gezecek, görecek daha kimbilir nereler olurdu. Ne güzellikler saklı kalıyor, kimbilir kimlerin güzel seslerinden, fikirlerinden, eserlerinden mahrum kalıyoruz. Dünya hiç adaletli bir yer değil, olmadı, olmayacak…
Beni bu duygulara acaba Regalbuto’dan sonra karşımıza Etna’yı alarak girdiğimiz, ikindi güneşine bulanmış o dümdüz, hüzünlü yol mu soktu? Doğru ya, bazı yollar insana neşe verir onu keyiflendirirken bazı yollar da var, kalabalık bile olsa insanı evrende yapayalnız hissettiriyor, içine çöktükçe çöküyorsun. Sonradan Hüseyin’in de bu yolda çok düşüncelere daldığını, onun da bu dümdüz yolu biraz ürkütücü bulduğunu öğrenince açıkçası şaşırıyorum. Belki de bu yüzden, içgüdüsel olarak bu yoldan uzaklaşmak istediğimiz için düz yolda solumuzdan tırlar bizi sollarken hiç hız kesmeden, son gücümüzle pedallıyoruz. Santa Maria de Licodia kasabasına doğru yükselip artık iyice Etna’nın eteklerine girmeye başladığımızda beliren bağ evleri ve iyice alçalan güneş ruh durumumu düzeltiyor, kendimi Yukarı Talas’ta, bağ evleri arasındaymış gibi huzurlu bir aşinalık içinde hissediyorum.
Gün içinde Nicosi’de 1 saate yakın zaman kaybetmemiz demek, son 7 km’yi gözden çıkarmak demek oluyor ki onu da yarına ekleyeceğiz. Zaten yarın dinlenme günümüz; yolumuz az, Etna’yı gezeceğiz. Belpasso’da ufak bir aile oteli buluyor, bisikletimizi kapalı garaja koyup duşumuzu aldıktan sonra bana biraz Altınoluk’u hatırlatan bu kasabanın sokaklarında geziniyor, hala çok severek hatırladığım Eight Horses Bar’da güzel İtalyan starter’ları ve spagettileri ile karnimizi doyuruyoruz. Günün en keyifli vakti dememe gerek var mı? Burada, başıma hiç gelmeyen bir şey geliyor ve makarnamı çiğnerken, nasıl olduğunu anlamadan yorgunluktan çiğnemeyi bırakıp bir kaç saniyeliğine çok hızlı bir şekilde uyuyuveriyorum. Hüseyin’in sesi beni kendime getiriyor, şaşkın bakışları ile karşılaşıyorum, çiğnemeye kaldığım yerden devam ediyorum. Dağda ovada otlayan inek biraz ötede yürüyen bir insan görür, herşeyi bırakıp tüm dikkatini ona verir ve boş boş bakar, sonra da ağzındaki otu çiğnemeye kaldığı yerden devam eder ya, işte yeryüzünde böyle bir duygu varsa ve ona ne isim veriliyorsa aynından yaşıyorum! Yorgunluk adamı ne durumlara sokuyor… Sicilya’daki üçüncü günümüzü de böylece sonlandırıyoruz.
Otelden ayrılış ve bembeyaz bir fıçı kedisi
Arkada bıraktığımız güzelim Petralia Soprana kasabası
Nicosia’ya giderken… Tabelalar bizi yanlış mı yönlendirdi, üstteki yolda olmamız gerekmiyor mu?
Nicosia’dan çıkana kadarki çabamız, attığımız loop’lar, sorduğumuz herkesin başka yönü göstermesi, nihayet kendimizi dışarı atabilmemiz…
Nerede bir tepe, orada bir kasaba.
Bozkırda yükselen bu bitki ve ters ışık…
Agira – Regalbuto arasında bize eşlik eden Lago Pozzillo
Regalbuto’nun büyük meydanında birleşen dar sokakları
Bahsi geçen dümdüz, hüzünlü yol; yol boyu sıralanmış taş evler
Etna’ya doğru
Etna’ya yaklaştıkça bereketli topraklarla tekrar yeşillenmeye başlayan coğrafya
Önümüzde bir grup bisikletli, lahana taşıyan üç tekerli ve hepsini sollayan eski bir Fiat?
Sağda solda karşımıza çıkan taş evler, ileride donanımlı bağ evlerine dönüşüyor ve bana Yukarı Talas’taki eski Ermeni evlerini hatırlatıyor.
Santa Maria de Licodia tarafları
Gölgeler uzuyor, akşamı ettik.
3. gün rotamız
23 Ekim 2012, Belpasso – Nicolosi (7 km., 45 dk.)
Bugün günlerden Etna! Sabah erkenden kalkıyor, kahvaltı etmeden yola koyuluyoruz. Zira dünden kalan çok azıcık yolumuzu tamamlamamız, bir otele kapağı atmamız, sonrasında da vakitlice Etna’ya giden otobüslerden birine binmemiz lazım. (Ne dinlendirici bir dinlenme günü ama!) Özellikle artık baya yaklaştığımız, Palermo’dan sonra Sicilya’nın 2. büyük kenti olan Katanya tarafına yoğun bir sabah trafiği var. Bol trafikli bir üç çeyrek saatten sonra Nicolosi’ye ulaşıyor, işimizi görecek basit bir otele yerleşiyoruz. Bisikleti kapalı garaja koyabilmek güzel olurdu ama her yerde böyle bir imkan olmuyor. Dolayısıyla, otelin bahçesinde, olabilecek en kuytu köşeye bisikletimizi bağlıyor, eşyaları odaya götürdükten sonra her açık alana park edişimizdeki gibi, bisikletii olası bir yağmurdan korumak için çöp poşetleri ile iyice örtüyoruz. Ardından kasabanın merkezine inip kahvaltımızı yapıyor, bizi Etna’ya götürecek otobüsü beklemeye başlıyoruz.
Nicolosi, Etna’nın güneyindeki Etna’ya en yakın kasaba. Etna’nın etrafındaki bu küçük kasabalara ‘korkusuz kasabalar’ da deniyor. Zira her daim aktif olan bu volkanın yakınında yaşamayı öyle her babayiğit beceremez. Nitekim kaldığımız kasaba 17. yüzyılda tamamen lavlar altında kalmış. Hemen her sene yaşanan nispeten ufak patlamaları, sarsıntıları bir yana koyarsak, dağ evinde sıcak birer kahve çerken izlediğimiz belgesele göre Etna, yaklaşık 10 yılda bir yakındaki kasabaları ciddi ciddi tehdit edecek biçimde büyük patlamalara da gebe. Ekiplerin akan lavların önünü alma çabaları, o kopkoyu siyah-kızıl lavın dev bir kek karışımı gibi aşağıya kat kat akışı, yenilen yutulan evlerin kalıntıları, onlarca kilometre devam eden simsiyah topraklar… Tabi bu toprakların çok bereketli olduğunu söylemeye gerek yok. Civar bölgeler turizmden olduğu kadar tarımdan da geçimlerini sağlıyor. Toprağın yapısından dolayı bölgede özellikle çok fazla üzüm bağı gördük ve sonradan bu civarın şaraplarının methini duyduk. Biz bisiklet gezilerinde, akşamları yorgun olduğumuz ve sonraki gün de genelde bir öncekinden daha yorucu olacağı için pek alkol almıyoruz, en fazla birer tane yerel bira ki onun da alkol oranı düşük oluyor zaten. Şarapla da pek aramız yok. Ama meraklısı için bkz.
Etna geçen sene (2013’te) Unesco Dünya Mirasları Listesi’ne girdi, haberi okuduğumda baya mutlu olmuştum. Yıllarca Erciyes’in gölgesindeki Kayseri’de; dağdan gelen soğuk suları musluktan direkt kana kana içmiş, onun başını saran bulutlara göre hava tahmini yapmayı öğrenmiş, eski patlamaların bize armağan ettiği Kapadokya’ya her gidişinde büyülenmiş bünyede böyle heybetli dağlar, hele bir de aktif yanardağ ise tanımsız bir etki yaratıyor. Hani derler ya, sanki kan çekiyor. Yine meraklıları için, bkz. ve bkz.
Yarı yarıya dolu otobüs ile yukarı çıkarken
Lavlar tarafından yurtulmuş evi inceleyen turistler
4 büyük kraterden birinin etrafında yürüyoruz, rakım 2920 m.
Hayat bir yolunu buluyor…
Bizi krater ağzına götüren canavar arazi aracı
Krater ağzındaki duman (hatırlattığı şey için bkz.)
Krater ağzı
Buz gibi soğuk bir hava
Teleferikle inişe geçerken
Yol boyunca lavların altında kalmış harabeler gözümüze çarpıyor
Bizim de buradan gölgemiz geçti…
Yemeğimizi dağ evinde yiyor, otobüsle kasabaya indikten sonra ıslak sokaklardan hızlı hızlı yürüyüp otelin karşısındaki marketten meyve vs. alıyor, dinlenme gününün verdiği gevreklikle televizyona takılıyoruz. Bugünün, Ted Talks ile tanıştığımız gün olması gibi sevimli bir özelliği de var bizim için. Hayat ne tuhaf kombinasyonlar oluşturuyor, Etna ve Ted Talks? Yarın dağın doğusuna geçip kuzeyine tırmanacak, yani dönüşe başlayacağız.
24 Ekim 2012, Nicolosi – Cesaro (82 km., 7 saat)
Bugünkü yol yol değil, adeta bir göz ziyafeti. Saatin tersi yönünde Etna’nın etrafında ilerlerken bereketli topraklarda yayılan üzüm bağlarına, zeytin ağaçlarına, küçük kasaba meydanlarına, dar balkonlarda asılı çamaşırlara, asfalta, taşa, toprağa dokunan sonbaharın elini gördüğümüz gün. Yağmur serpintileri ile ferahlayıp sonra bir saçak altına sığınıp beklediğimiz, her dönüşte başı dumanlı Etna’yı farklı bir açıdan gördüğümüz, ‘korkusuz kasaba’ların içinden yüksele yüksele kuzey-batıya çıktığımız bir rota. Bugünkü yolda, özellikle Zafferana Etna ve Milo kasabalarının güzelliği aklımda yer ediyor. Hele Milo’dan, orman içinden döne döne tırmanmak her türlü zorluğa değer.
Etna’nın kuzeyine geçince sanki bir anda mevsim değişti. Artık yerlerde sarının, kırmızının en güzel tonlarından yapraklar var. Sokaklardaki çeşmeler bile daha şıkır şıkır akıyor. Bir seferi yolda 10 dakikalığına, bir seferi de otele varmaya 5 dakika kala olmak üzere iki kez yağmura yakalanıyoruz. İlkinde bulduğumuz ilk saçak altına girip yağmur hafifleyince yağmurluklarımızı giyip yola devam ederek, ikincisinde ise daha hızlı pedallayarak bu sağanakları çok hafif atlatıyoruz.
Bu güzel yol, kalacağımız Cesaro kasabasına giden çorak bir tepede, zorlu bir tırmanışla sona eriyor. Kasabanın, tepenin en yükseğine kurulu olduğunu söylemeye gerek var mı? Yağmur tam da şiddetini artırmaya başladığında elimizle koymuşuz gibi zınk diye otelin önüne gelmemiz, üstüne bir de otelin kendi restoranı olduğunu görmemiz sevincimizi büsbütün artırıyor. Daha önce de yazdığım gibi, yemek olayı Sicilya’da büyük sıkıntı. Aynı binada restoran olması demek, yağmur altında biraz daha yukarıdaki kasaba meydanına yürümekten, restorranın mütevazi kardeşi olan uygun fiyatlı trattoria’ların açılmasını beklemekten kurtulmak demek. Dışarıda şıkır şıkır yağmur yağar, yemek saatinden önce Hüseyin otelin cafe’sinde birşeyler okurken ben odada yeni duş almış, yorganın içine girip yarı uyur yarı uyanık dinlendiğim bir saatin sessiz huzurunu pek öyle kolay kolay unutmayacağım. La Vita e Bella’daki Guido’ya benzeyen garsonumuz bizimle çok ilgileniyor; ilk kez Türk bisikletli gördüğünü söylüyor; biz de o kadar ilgiden sonra makarnamızın sosunu onun seçimine bırakıyoruz. Getirdiği bruschetta’lardan da, iki tabak farklı makarnadan da çok memnun kalıyoruz. Yarınki hedefimiz, bir milli parkın içinden geçerek kuzeye tırmanıp inmek, sahile ulaşmak.
Korkusuz kasabaların korkusuz insanlarının çamaşırları
Randazzo’da ufak bir öğle arası
Sonbahar ‘ben burdayım’ diyor
Etna’nın gölgesinde dik duran evler
Issız ve muntazam sokaklar…
Sakin, huzurlu taş evler…
Demiryolu da eklenince sanki sonbahar tablosu tamam oldu
Güzel bir üzüm tarlası yanında soluklanıyoruz
Bagajlardan meyve ve su çıkarmak lazım
Pan tekniğini hep hareket eden bisiklet/motorsiklet üzerinden anlatırlar ya, bu da farkında olmadan ona tepki olarak doğmuş, ‘hareket eden bisiklet üzerinden duran objenin fotoğrafı’ sanki. Bir yandan pedallayıp bir yandan fotoğraf çekersen bu kadar oluyor:)
Yine çöp poşetlerine sardığımız bisikletimiz
Günün rotası
25 Ekim 2012, Cesaro – Santa Stefano di Camastra (102 km., 9 saat 7 dk.)
Bilmem hatırlar mısınız, eskiden Trt 2’de, cumartesi akşamları Sinemanın Büyüsü diye bir program yayınlanırdı. İlgili film gösterilmeden önce eleştirmenler çıkar konuşur, insan bir yandan bir an önce bu adamların konuşmaları bitsin de film başlasın diye beklerken bir yandan da alttan alta o döneme, yönetmene, oyunculuklara ve film aslında nasıl izlenir’e dair bilgileri edinirdi. Ailece kaçırmamaya gayret ettiğimiz bu programda, bir yaz akşamı “Kasabanın Sırrı” (The Secret of Santa Vittoria) isimli bir film izlediğimizi ve çok eğlendiğimizi hatırlıyorum. Yıllar sonra üşengeçliğimi bir sefer kırıp adını bulabildiğim bu filmde, Alman işgaline uğrayan ufak bir İtalyan kasabasında (Santa Vittoria), kasabanın ayyaşının (Anthony Quinn), bir tesadüfler zinciri sonucunda kendini belediye başkanı olarak bulması ve pek ünlü olan kasaba şaraplarını Almanlar’dan korumaya çalışması konu edilmişti. Babam yıllar boyu oradaki konuşmaların taklidini yapmış, ailece ancak akşamları buluşabildiğimiz yemek masamızda “Bombolini! Bombolini!” diyip durarak bizi pek çok kez güldürmüştü.
Filmin ruhu yıllar sonra, 2006’da Güney İtalya’da katıldığım gönüllü çalışma kampında, gerçekten de Alman işgaline uğramış üzüm bağları dolu verimli topraklarda beni yokladı ve bu turda tekrar bir sırtımı sıvazlayıp geçti. Ne derseniz deyin, üzerinde ne kadar acı şeyler yaşansa da bu toprakların havasından mıdır, suyundan mıdır bilemediğim bir şekilde insana farklı bir neşe veren bir ruhu var. Dolayısıyla gitme günü yaklaştıkça hüzünleniyorum. Kafamı aşağı eğip sürmeye başlıyorum. Sonra, filmden aklımda kalan bir sahne öylece çıkıp geliyor: Bir Alman askerinden hoşlanan kız, mutfakta annesine “Onu düşündükçe içimden ılık birşeyler akıyor” kabilinden bir cümle ediyor da annesi tokadı basıyor kızına; işte onun gibi, sırtımdaki el tokatlıyor da beni, sanki kendine gel diyor, tekrar başımı kaldırıp etrafa bakarak sürmeye başlıyorum. Nasıl oluyor da insan birkaç günde gezdiği bir yere bu kadar bağlanır, değil mi? İşin sırrı bisikletle gezmekteymiş, Korsika bisiklet turunda bunu anlıyorum. Tepelere tırmanırken toprağa akıttığın ter, aşağı inerken suratında şaklayan rüzgar, bulutları, yağmuru ve güneşi kollamak, sürerken sana gülerek selam verenleri cevaplaya cevaplaya sürmek, akşam güneşinde uzayan gölgelerle birlikte yol almak, çam kokusunu, yanık odun kokusunu araba havalandırmasından değil de bizzat havanın kendisinden, bazen soluk soluğa kalmış bir burunla koklamak insanı o topraklara bağlayan ve artık müptelası eden bambaşka bir yolculuk türüymüş…
Bugün sahile iniş günümüz. Öyle kolay mı sahile inmek? Önce semirmiş ineklerle dolu yanlış bir yola sapmamız gerek. O esnada Kurban Bayramı kutlandığı için, bu inekler şimdi Türkiye’de olsa aman ne de güzel yenirdi diye birbirimizle konuşmak, boş boş bakan ineklerle çeşitli ahvallerde göz göze gelmek var sırada. Efendim, yanlış gittiğimiz yolu gerisin geri katetmek; pek çok iniş-çıkıştan sonra bir baraj köprüsünden geçip çok dik bir yokuştan zigzag çize çize, adeta bir kağnı gibi çıkmak, zirvede üzerimizi değiştirmek, Nebrodi Milli Parkı’nın bitmek bilmez yeşillikleri içinde döne döne sahile yaklaşmak, sessiz bir yerde durup etrafı dinlemek, pek hızlı inişimizi videoya almak da şart. Artık ileride deniz görünüp de yerleşimler tek tük belirmeye başladığında, dağlara ve ormanlara ufaktan elveda demeye hazırlanmamız, sonra çok keskin virajlardan sahile inmemiz, gün batımında kıpkızıl bir ışıkla sahilde son hız yol almamız ve mozaikleri ile ünlü Santa Stefano di Camastra kasabasında bir aile pansiyonu bulup yerleşmemiz, bisikletimizi eski taş bir garaja kilitlememiz lazım, Etna’dan sonra yemekte nihayet sağlam bir et yemek ve denize yukarıdan bakan uzunca bir yolda karanlıkta yürürken çalışma yapan kilise korosuna kulak kabartmak da cabası. Yarın son gün; şimdiye kadar bir aksilik yaşamadan bu noktaya gelmiş olmanın verdiği sakin başarı duygusu ile hüzün birbirine karışıyor. Hüseyin’in, benim turu tamamlayabileceğim ile ilgili şüphelerini boşa çıkartmaktan ve hatta onu biraz şaşırtmaktan dolayı duyduğum mutluluk ağır basıyor.
Karşılıklı bakışmaktan kim zarar görmüş?
Yanlış yol! Fotoğrafta sırıttığıma göre henüz farkına varmamışız.
Yüklerimizin sarmalanışı hem acınası, hem sevimli
Baraj köprüsü
Tırmanışlar…
Yükselirken barajın görüntüsü
Ormanın içinden hızlı ve keyifli bir iniş
Tepeleri çevreleyen kasabalar
Sonbahar renkleri
Bu bölgede karşımıza bol bol at ve eşek çıkmaya başladı
Zirvede terli kıyafetlerimizi çıkartıp kalın kalın giyinmece
Küçük, yeşil bir mola
Yerleşimler görünmeye başladı
Biraz zayıf durmuyor mu?
Akdeniz’e doğru…
SP168 yolundan denize inerken bizi karşılayan Caronia kasabası
Akdeniz’e iniş…
Keskin virajlardan döne döne iniyoruz
İniş boyunca karşımıza küçük seyir noktaları çıkıyor
Az sonra ineceğimiz sahil yoluna tepeden bir bakış
Akşam güneşinde arkama dönüp bakıyorum, her yer kızıla bürünmüş, gölgelerimiz de pedal çeviriyor
Günün sonlandığı yer, mozaikleri ile ünlü Santa Stefano di Camastra kasabası
Günün rotası
26 Ekim 2012, Santa Stefano di Camastra – Palermo (110 km., 7 saat 53 dk.)
Denizi sağımıza, dağları ve vadi girişlerini solumuza alarak yola koyuluyoruz. Yolun ilk kısmı Cefalu’dan geçen, ilk gün sahilden içeri girdiğimiz kısma kadar sürecek bir rota. İkinci kısmı ise ilk gün geldiğimiz yolun aynısı, ters yönü. Her ikisinde de muhteşem Akdeniz manzaraları bize eşlik ediyor. Arkada oturduğum için manzaraların tadını çıkarmak konusunda üstüme düşeni yapıyor ve en ufak fırsatta fotoğraf makinesine davranıyorum.
Sahil boyunca geçtiğimiz her kasaba ayrı sevimli, ayrı güzel. Dağlardaki yeşilliği ve ıssız kasabaları özlesem de bize eşlik eden deniz kokusu ve nefes kesen dupduru maviliğe teslim oluyorum. Yolun ilk kısmında, adanın en büyük şehri olan Palermo’dan henüz hatrı sayılır ölçüde uzakta olduğumuz için yollarda sakinlik ve huzur hakim. Hele Cefalu… Cinema Paradise filminin burada çekildiğini biliyor muydunuz? Yazları tıklım tıklım dolu olan ve müziğin hiç susmadığı Cefalu, ekim ayında ılık, sakin ve çok güzel. Öğle yemeğimizi orada yiyor, bisikletli oluşumuza ilgi gösteren bir İnternet Cafe sahibi tarafından beleş internet kullanmaya teşvik ediliyoruz. (Teşviği kabul ediyoruz.) Kimbilir, belki ileride, bisiklet sürerken bizlere tur otobüslerinin camından eğilip gülümseyerek bakan çiftlerin yaşına geldiğimizde, buraya yine böyle sakin bir ayda gelir ve el ele tutuşup, geçtiğimiz yolları bir de yerinde özlemle anma şansını yakalarız? Bir yere ileride tekrar gitmek için bir çeşme ve ona bozuk para atmak dışında yedek bir sebep de bulundurmamalı mı yani?
Cefalu’yu geçtikten ve bir süre gittikten sonra, ilk günün bir parçasının tekrarı olan yola, bu sefer dönüş yönünde giriyoruz. Yolda yer yer devasa çöp yığınları var. Daha önce de defalarca karşımıza çıkan bu yığınlar güzelim adaya hiç de yakışmıyor. Ben o zaman bunu, belediyenin iyi hizmet vermemesine ve ülkenin Berlusconi gibi bir adam tarafından yönetilmiş olmasının verdiği başıboşluğa vermiş olsam da (yönetenler kanun dinlemezse yönetilenler hiç dinlemez, değil mi, yakınen biliyoruz bunu) uzunca bir zaman sonra bu çöp sorununun, mafyanın ve politikacıların da dahil olduğu daha komplike ve büyük bir problem olduğunu öğrenmek içimi burkuyor. Altta fotoğrafını eklediğim çöp yığınları belki de nedir ki İtalya topraklarına bırakılmış zengin Avrupa ülkelerinden gelen yüzbinlerce ton atık nükleerin yanında? Konu pek hassas, yara derin; daha ayrıntılı okuma yapmak isteyenler için bkz. burası ve burası.
İlk gün öyle pek hoşlanmadığımız Termini İmerese’ye yine naneli giriyoruz. Bunda; artık Palermo’ya yaklaşmış olmamızın, kentin sanayi bölgesinin kapsamına girmeye başladığımızdan arabaların, kamyonların ve devasa tırların bizi vızır vızır solluyor olmasının yarattığı o sürekli tetikte olma duygusunun verdiği gerilimin de etkisi var. Diğer araçlar gibi biz de anayolda durup trenin geçmesini bekliyor, yolun sürekli sağ tarafında kalmaya çalışıyor ve makul bir saatte Palermo’da olmak, konforlu bir otele yerleşip turun yorgunluğunu üzerimizden atmak istiyoruz. Yaşadığımız sevimli bir anıyı da anlatmadan geçemeyeceğim, Termini İmerese’nin içine girdiğimizde, çok dik bir yokuşu en düşük vitesle yavaş yavaş çıkarken bisikletimiz birden uçarcasına hızlanıyor. Hüseyin bana ‘O kadar hızlı basma!’ diye seslenirken (sanki bir anda Hulk’a dönüşebilirmişim gibi) ben arkama bakıyorum ve motorlu bir İtalyan amca tarafından itildiğimizi fark ediyorum. Amca, bisikletimizi yokuşun en tepesine kadar itekliyor, sonra gülerek kornaya basıp başka bir yöne dönerek uzaklaşıyor. Biz işte buna, o günden beri, kendi içimizde Amerikan yardımı diyoruz:)
Palermo’ya doğru sanki yol uzadıkça uzuyor, Yol artık vızır vızır, birbirimizle konuşsak sesiizi duyamayacağız. Bu arada en az bizim kadar hızlı giden bir grup bisikletli ile karşılaşıyor ve giderken birkaç cümle laflama olanağı buluyoruz. Bu dümdüz sanayi bölgesinde suyun rengi bile o güzelliğini yitiriyor sanki. Palermo’ya, ağa yakalanan bir kelebek gibi çaresizce yakalanıyoruz. Liman kısmından geçerek yine bitmek bilmeyen yollardan şehir merkezine giriyor ve baya bir çabaladıktan sonra uygun bir otelde oda ayarlıyoruz. Yorgunluktan bitmiş durumdayız. Bu akşam ve yarın Palermo’dayız. Hem dinlenecek hem de biraz gezeceğiz, yarın bisikleti de teslim etmemiz gerekli. Bir sonraki sabah, ilk ışıklarla Roma aktarmalı İstanbul’a.
İlkler önemli, ilk bisiklet turumu Sicilya’da yaptığımız için mutluyum. Hani ne diyor siz facebook’lular bu duruma, hah, kendini şanslı hissediyor:) Biliyorum bu yazıda çok fazla Sicilya’nın turistik özelliklerinden bahsetmedim. Ama hem bisikletle gezme hem de turistik yerleri ziyaret etmek için sanırım en az 1-2 ayı adada geçirmek gerekiyor. Zaten bunu anlatan milyon tane de gezi yazısı vardır. Ben daha çok yaptığımız gezinin ruhunu tekrar yaşamak için, ileride ayrıntıları daha fazla unutmadan kayda dökmek için yazıyorum bunları bir yerde. Yine de bir zaman bir yerde adaya gitmeyi düşünen olursa, eşdeğeri pek çok blogdan daha dolu içerikli ve kaliteli olan bu adresi kenara not düşebilir. Ne diyeyim, sevildiğinizi bilin.
Solumuzda yer yer büyük köprüler
Sahil yolunun hemen altındaki bahçesi çiçekli, güzel manzaralı evler
Koylar, boş plajlar…
Ufak bir liman
Cefalu
Cefalu
Çöp yığınları
Sağdan da demiryolu katıldı
İlk gün geldiğimiz yolu ters yönden alınca aynı manzara daha farklı, daha heybetli geliyor
Emektar bisikletimiz…
Palermo’ya yaklaşır; dağları, milli parkları, tepe başlarına şahin gibi kurulmuş dingin kasabaları ardımızda bırakırken…
Ve son gün rotamız. Başladığımız yerde, Palermo’da bitiriyoruz.































































































