Aylardır bitmek bilmeyen bir koşturmacanın içindeyim. Dünya mı Güneş’in etrafında dönüyor, Güneş mi Dünya’nın diye sorsalar durup düşünecek, ‘Yok kardeş, dönen şey benim başım sanki’ diyecek haldeyim. Geçici bir dönem olduğunu bilmesem boğulur gibi olurdum belki ama biteceğini bilmek insana sükunet, hatta biraz da tuhaf bir haz veriyor. Önüme gelen her şeye ilk kez görüyormuş gibi bakıyorum mesela. Çıktığım eve, sevdiklerime, şehre son kez görecekmişim gibi veda ediyorum. ‘Bu bir veda değil’ desem bile garantici bir insan olarak içimden gerçek bir veda prosedürü uyguluyorum; giderken son bir bakış atıyorum örneğin, retina hafızasını harekete geçirmeye çalışıyorum. Vedalaşamadığım şeyler ileride önüme çıkar mı diye çok çekiniyorum.
12 yıl önce Aşiyan Mezarlığı’nın biraz yukarısında, üniversitenin Bebek’teki güney kampüs kız yurdunda başladığım İstanbul macerasını, çok da uzakta olmayan eski ve naif Uçaksavar Sitesi’nde sonlandırıyorum. Eşyaları Trabzon’a taşıyıp Hüseyin’i uğurladıktan sonra yerden çıkan akrep ölüsü beni çok sevdiğim eski sitemizden taşınmaya ikna edemiyor, çıplak evde akrebi çöpe atıp döşemeye şişme yatağı seriyor, kira sözleşmesi bitene kadar haftalarca konforsuz şekilde uyuyor, uyanıyorum. Şofbensiz evde buz gibi suyla, dişlerim takırdayarak yıkanıyorum. Bunların hiçbir önemi yok; bahçe yeşil mi, erikler ve kirazlar çiçek açmış mı, akşamlar sessiz mi, işten dönüşte eve yürüyene kadarki yolda yavru kediler bacaklarıma mı sürünüyor, geceleri ayışığı altında Debussy dinleyip bir sigara içerken kendimi bambaşka bir uzayda asılı kalmış gibi mi hissediyorum, bunlar yetiyor. Hayattaki lükslerin aslında ne basit şeyler, basit şeylerin de ne büyük lüks olduğunu tekrardan sorguluyorum.
Alınan her sigara nefesi yavaş yavaş, uzun uzadıya geri veriliyor. Uyuyorum, uyanıyorum, kendime ayırdığım sürenin sonuna geliyorum. Bagaj limitlerine takılmamaya çalışarak, limiti aşınca görevlinin insafına sığınarak, bir evi ev yapan ne varsa, yani şimdiye kadar ne olduysa, sırtlanıp gidiyorum.
Çok sonra, artık yaşamaya başladığım şehre iyice yerleşince, hareketlere, ellere, kollara bir rahatlık gelince, kaldırımda yürürken bisiklet yollarına dikkat etmeye alışınca, yabancı bir dilde cümle kurmaya başlayınca, insanların her yerde gülümsemeye neşeyle karşılık verdiğinin ayrımına varınca; özlemenin ne olduğunu düşünüyorum. Nasıl bir şey olduğunu biliyorum sanki de ne menem olduğunu aklımla anlamaya çalışıyorum. Arkadaşlarım da ‘Özledin mi buraları?’ ‘Bizi özledin mi?’ diye sorunca, ne cevap vereceğimi bilemedikçe daha derin düşünür oluyorum.
İnsan insanı özlüyor. İnsan mekanları, evleri, her gün önünden geçe geçe kanıksadığı çiçekçiyi, ne bileyim basit bir büfeyi, orada yediği kaşarlı domatesli tostu da özlüyor. Ama sanki özlem bu noktada bitmiyor da aslında yeni başlıyor. İnsanların da mekanların da kendi güzel zamanları, görece altın çağları oluyor. Evet, ofisi özlüyorum ama hep beraber kah gülerek kah söylenerek çalıştığımız günleri; insanların teker teker gitmeye başladığı günleri değil. İstanbul’u özlüyorum ama trafiğine takıldığım akşamlarını, kopkoyu kirli havasını soluduğum kış gecelerini değil de Rumeli Hisarı’nda, püfür püfür esen deniz fenerinin altında oturup kulakta müzik,elde bira geçen gemileri izlediğimiz yaz akşamlarını. Yıllardır haberleşilmemiş bir arkadaşla konuşurken ıhlamur kokulu sokaklarından yürünen bahar öğleden sonralarını. Üniversitede dersi asmış çimlere yayılmışken ‘Yunuslar geçiyor!’ diye bağıran birinin peşinde hep beraber Manzara’ya koşup üçerli beşerli gruplanmış onlarca yunusun Karadeniz’e atlaya atlaya gitme çabasını izleyişimizi. Yaşlı bir kaptandan tekne kullanmayı öğrenmeyi, ikinci köprünün altındaki akıntıya dikkat etmeyi, sonra köprüden her geçişte altta bir yerde o akıntının olduğunu biliyor olmanın verdiği o lüzumsuz mutluluğu. Özlem bu nüanslar ile zenginleşiyor. Kişiye, mekana doğru zaman boyutu eklenince aklımıza gelen an’lar, renkler, kokular bile değişiyor. Boğaz o yaşlı kaptanın anlattığı akıntının sürüklediği minik tekne ile, ekilen dersle aynı saate gelen yunus göçleri ile, Aşiyan Mezarlığı’ndan aşağı kaptırıp inerken ışıldayan koyu mavi suları ile, ‘Ben sana mecburum’ demiş Atilla İlhan’ın mezartaşı ile hatırlanıp özleniyor. Kişi ve mekanların doğru zamanda bir araya gelerek gözlerimize, kalbimize yerleştirdiği filtre oluyor renk ayarlarını değiştiren; o kişi ve mekanları özlenir kılan. Dolayısıyla direkt ‘Özledin mi?’ sorusunu duyunca cevap veremeden, kalakalıyorum. Sanki daha net bir soru istiyorum. Halbuki bu soru daha net nasıl sorulur ki? Daha net nasıl sordurulur?
Bunlar bir yana, insan hiç yaşamadığı ama sadece gördüğü, duyduğu şeyleri, hayalleri de özleyebiliyor. 2050 model panaromik camlı Airbus’a binip seyahat etmeyi özlüyorum, haberini ilk okuduğumdan beri kaç kez cam bir uçakta uçtuğumun rüyasını gördüm bilmem. 2001’de Elton John’un Efes Antik Kenti’nde verdiği konseri özlüyorum, orda olmak isterdim, orada olabilmenin hayali bile nefes kesiyor çünkü. Çengelköy’ü özlüyorum, ama Süper Baba zamanındaki bir Çengelköy’ü. O sıcaklıktaki insanları, trafiğin daha rahat aktığı, ahşap evlerin henüz belki de tarihi eserden sayılmadığı zamanları. Bir nev’i objenin kendisini değil de onun gerçekleşme hayalini, nostaljisini özlemeyi. Hayatta, bazı şeylerin içinde eğreti durduğunu hissettiğinde kaçıp gidebileceğin başka bir hayatı; sanki sepya filtresini. Hiç yaşamadığın komşulukları, 90’ların çılgın müziği eşliğinde çocuk değil de o müziğin hakkını o zamanda verebilecek kadar büyük bir yaşta olmuş olmayı, Uzungöl’ün yapay bir süs havuzu haline getirilmeden evvelki hiç görmediğin doğal halini, sevdiğin insanın ancak varsa fotoğraflardan görebileceğin çocukluğunu, hiç bilemeyeceğin sevimli hallerini, saflığını. Kısaca, gölgenin gölgesini. Olmamışın olma hayalini. Bu dünyayı çekilir yapan ama senin kaderinin kesişmediği, belki de teğet geçmekten sıkılıp da düşler olduğun güzellikleri.
Bir de gölgenin kendisini özlemek var. İlk kez yalnız çıkılan şehirlerarası yolculuğu özlemek; şu an böyle yoculukları ne kadar kanıksadığının, halbuki bunun o yaşlardaözgürlüğe atılan ilk adım saydığının farkına varmak. Geceleri ötesinden geçtiğin kasabalardaki, köylerdeki evlerin dış kapı lambarına, evlerin çıplak duvarlarına kadar tek tek bakmak, farklı hayatlar düşlemek. İlk kez araba ile trafiğe çıktığın zamanki titreye titreye direksiyona sarılışını, arkandaki korna çaldığında elinin ayağının birbirine karışmasını özlemek. Yerdeniz Öyküleri’ni eline alıp köşesine çekilen bir insanın yerinde olmayı, onun aldığı eşsiz hazzı alabilmeyi istemek. Koyunbaba’yı, gözler kapalı, ilk kez dinliyor olmayı özlemek. Bir nev’i gençliği özlemek gibi bir şey, gölgeyi özlemek; çünkü o aslında sil baştan heyecanlanmayı özlemek demek.
Tüm bu düşünceler özlemi geriye dönük, uykudan önce başı yastığın soğuk yüzüne koymuşken insanın zihnine üşüşen bir iç çekiş yumağı yapmaktan çıkarır oluyor. Özlem sadece geçip giden an’lara değil, olmamış zamanlara, olmayacak zamanlara, hayalgücüne ait oklarını da çıkartmaya başlıyor. Bunun insana umut da verebildiğini, belki tekdüze dünyamızı daha katlanır hale getirebildiğini düşünmeden edemiyorum. Belki kopup gelen her güzel şiir, bestelenmiş her eser, kitaplığımızdaki kitaplar hep birşeyler özlendiği içindir. Olmuş, olmamış, olacak, olmayacak şeyler özlendiği için. Özlemin farklı farklı boyutlarından.
Sonra Oruç Aruoba’dan alttaki dizeleri okuyorum; düşünmekle kendini inandırmak arasındaki o ince çizginin ben ne tarafında kaldım, bilemiyorum.
Açıkçası bilmeyi de özlemiyorum.
“Özlem; gidip görmek istemen,
Ama gidememen, görememen,
Gene de istemen.”






