Hikaye Kimin?

Image

Sana anlatacağım hikaye aslında böyle değildi. Beynimde patlamış bir tomurcuk gibi küçücük, gizemliydi; kendini değil senden benden, kendisinden bile saklayacak kadar tamdı. Ona ‘benim hikayem’ diyebilmem için zaman gerekiyordu; beyin zarımda yaprak yaprak yeşermesi, içime kök salması lazımdı. Kısacası gözlerini gözlerimden çekmeyen sessiz bir bebek gibiydi, ve hatta sessiz bir cenin; onu hafızamın yüzeyinde tutmak yerine derinlere itersem sonsuza dek yok olacak, içimden kazımış atmış olacağım bir cenin. Korktum, anlıyor musun; ceninsiz kalmaktan, çocuksuz kalkmaktan korktum ve sana getirdim bu hikayeyi.Onun babası senmişsin,biz sensiz yapamazmışız gibi düşündüm.Oysa biz pekala sensiz de yaparız; ne yaptıysak onu yaparız simdiye kadar sensiz ve hayat yine o biçim akıp gider. Mesele o değil. Aslında bu doğuma eşlik et istiyorum; bir kadından bir hikaye nasıl çıkar görmeni istiyorum; bir kadın zihninden nasıl gebe kalır ve asla onun olmayacak bir öykü için kaç gün sancı çeker.Tanık istiyorum. Senden,öykünün her nefesini içine çekmeni,onu damıtmanı;içtiğin kaçak çay gibi onu uzun uzadıya demlemeni ve yudumlarken içindeki o kaçak çaylara karıştırılan gül aromasını almanı bekliyorum.Çok mu şey bekliyorum  bilemem;  ama dostumsun ve bunu ancak sen yapabilirsin; ben o kadar güçlü değilim; bu öykünün acısını çekiyorum daha ziyade: kanıyorum, sancılarım var,korkuyorum; doktor bir hafta boyunca yataktan çıkmamamı söyledi, onu kaybedebilirmişim, öyle dedi.Aklım zihnimde, öyle yatıyorum. Med vakti yükselen sular gibi kendi içimde dolup taşarken, cezir gelmeden, sular çekilip yerlerinde balçık bırakmadan o dipsiz okyanusun içindeki renkli balıklara dokunmasını, şaklaban yunuslarla yüzüp çığlık atmasını, kadim zamanlarda fırtınalara yakalanmış batık gemilerin içinde hazine aramasını istediğim kişi sensin.

Sensin, değil mi?

—————————————————————————————————————————————-

Biliyor musun,aslında sana anlatacağım hikaye hiç de böyle değildi. Beynimde patlamış bir tomurcuk gibi küçücük, gizemliydi. Ona ‘benim hikayem’ diyebilmem için zaman gerekiyordu; beyin zarımda yaprak yaprak yeşermesi, içime kök salması lazımdı. Oysa beynini bekleyemeyen ayaklar gibi acele ettim ve onu anlatıverdim işte sana.Düşünceler, gırtlağımdaki tellerle birleşip ses buldukça gerçek anlamlarından az biraz saptı. O tomurcuk büyüdükçe, kökler güçlendikçe yeşermesini beklediğim bazı dallar kupkuru çıktı, bazı dallar çiçek açtı. Az önce bebeğini kaybetme korkusuyla kıpırdamadan yatan ben, sağlıklı bir doğum yaptım ve çocuğum şimdiden bağımsızlığını ilan etti. Kelimeler ağzımdan dökülür dökülmez uzayın sonsuzluğuna karıştı. Bunda şikayet edilecek bir şey yok değil mi, sonuçta tüm dinlerdeki o “Mülk kimin?” sorusu hayattaki her şey için sorulabilir; dinlerin güzelliği belki de burdadır, her konunun üzerinde bir izdüşümü olmasında.  Sonsuzluğun her bir köşesinden kendini bırakan ve tek bir noktada toplanan o vücut parçaları, farklı yoldan gidilse de herşeyin çıktığı ve varacağı yerin aynı olduğunun bir kanıtı gibi. Bu noktada ne kadar tehlikeli olduğunu bilsem de tümevarım yapıyorum, tek bir zıt örnek tüm teorimi uçurabilir çünkü, ama göze almaya değer: hikayemin her bir parçası sonsuzluğun köşelerinden aynı cevabı veriyorsa kendisi de aynı cevabı vermeli. Bu yüzden lohusa yatağımın içinde yorgun argın, ince bir sesle doğru yanıtı bulmak için tere bulanmış yastığımdan başımı güç bela kaldırıp o soruyu soruyorum: “Hikaye kimin?”

Sanırım benim değil. Hayır, kesinlikle benim değil.

Ama sen bunu baştan beri biliyorsun ve yine de tüm kibarlığınla doğumuma eşlik ediyorsun, değil mi?

Kibarlığın beni hep mutlu etmiştir, hep canımı acıtmıştır. Ne diyeceğimi şaşırtmıştır bana, içimde bambaşka hikayelere yol vermiştir. Sonra ben tutup onları da sana anlatırım, sen onları hiç unutmazsın.

Yaşlanacaksın da unutacaksın diye çok korkarım. Yaşlanır da unutursan, bu kez de ben seni ayakta tutarım. Senin, çok çok uzaklardan ve farkında olmadan,  her defasında beni ayakta tutman gibi.

Yorum bırakın