Çocuk, incecik sesiyle fısıldar gibi inledi.Elinden tutan kadını kendine doğru çekmeye çalıştı ve acıyla:
“Anne, gözüme bir şey kaçtı!” dedi.
Anne pek oralı olmadı, yanındaki arkadaşı ve o, vitrindeki kazağın nasıl örülmüş olabileceği hakkında heyecanlı heyecanlı konuşmaya devam ettiler. ”İki ters bir düz bu.” dedi anne.”Çok kolaydır bunu yapması ama boğaz modeli değişik sanki biraz.” “Canım,daha yakından baktın mıydı o da kolay gelir aslında.” dedi arkadaşı. ”Ama rengini pek sevmedim ben.Ne o öyle, cart kırmızı? Yeşili severim ben, şöyle koyu, ağır bir yeşil olacak ki…” “Gözüm acıyor” diye sızlandı çocuk. “Dur be oğlum!” diye söylendi annesi. Dudakları aralık, kazağı incelemeye devam etti. “Siyah etekle iyi gider aslında bu kırmızı.” dedi annesinin arkadaşı. ”Düz kesim bir kumaş etek.Altına da siyah, topuklu çizmeleri çekeceksin.Bir de 57 numara çorap. Gör bak iki günde kadınlar nasıl fısır fısır konuşur ardından.” Gülüştüler. “Elimi de sürmemiştim gözüme…” diye söylendi çocuk. “Milletin ağzı torba değil ki büzesin.” Sesini ağlamak üzere olan bir çocuğunki gibi inceltmiş, kırıklaştırmıştı anne, yüzünü öfkeyle buruşturmuştu.” İki günde adın çıkar tüm ofiste vallahi. Sonra da milletin kakara kikirisiyle uğraş dur işin yoksa.” “Şu siyah kazak nasıl?” diye eliyle işaret etti arkadaşı. “Anne,gözüm…” diye inledi çocuk. Anne, tuttuğu minik eli sertçe sıktı ve “Ama haraşo o, çok delikli.” Dedi arkadaşına.”Yakası da çok açık.Üşümez misin?” “İyi ya,içine boğazlı,dar bir bluz giyerim ben de.” dedi arkadaşı.”Hani senle geçen hafta beğenmiştik de yanımızda para yoktu, alamamıştım. Onu da alır,içine giyiveririm.” “İkisi birden pahalı olmaz mı ki? Bu ay biraz fazla açıldın zaten, hem taksitler falan, seninki kızmasın sonra?” “Aman, ne diye kızacakmış? Adam olsaydı da avucuma bakmasaydı öyle her ay, her ay. Neymiş, ayağını kaydırıyorlarmış, tutunamıyormuş bir yerde. Palavraya bak sen. Yalana bak.’Tembelliğimden’ diyemiyor da…” Derin bir nefes aldı, öfkesini bastırmaya çalıştı. Daha umarsız bir sesle, “Hem battı balık yan gider.Neye para vermiyoruz ki, şu üç günlük dünyada biraz da kendimize yaşayalım.” dedi. Anne, bunu duyunca sanki kendine yaşayamamasının sebebi çocuğuymuşçasına farkında olmadan elini tutan minik eli bırakıverdi..“Ama çok acıyor anneciğim” diye fısıldadı çocuk. “Haklısın” dedi annesi. “Maaşı aldığım gibi gidiyor, ne oluyor, o kadar para nereye gidiyor anlamıyorum. Aylardır kendime doğru düzgün bir şeyler almadım, inan.” “Tabi ya.Bakıver kendine biraz.” dedi annesinin arkadaşı. Gözü hala siyah kazaktaydı. ”Bir de siyah siyah, iyice kararmayayım?” diye tereddüt etti. “Anneciğim, şaka yapmıyorum!” dedi çocuk.”Necla da öyle siyah bir takımla gelmişti güne,geçen cumartesi.” dedi annesi.”Güzel olmuştu baya.” “Ona yakışır, o beyaz tenli;ben anadan esmer doğmuşum ayol!” diye güldü arkadaşı, ve kafasından Necla’yla kendisinin mukayesesini yapıverdi hemencecik, gözlerini kısa kısa. Çocuk, gözünden iplik gibi sızan kana parmağını sürüp minik elini annesine uzattı hevesle, fark etsin diye. Anne,elleri belinde, eğilip mankenin üzerindeki baklava desenli kazağın fiyatını okudu, “ah paranın gözü kör olsun” diye içini çekti.
Arkadaşı, kazakları incelerken bir yandan da haftada üç kez spor salonuna gitmesine,çayı kahveyi şekersiz içmeye başlamasına rağmen bir türlü veremediği kilolarından yakındı. Anne, geçen haftaki günde Ayla Hanım’ın yaptığı üzümlü kurabiyenin taş gibi sert olduğunu, kimsenin kurabiyeye el sürmediğini ve Ayla Hanım’ın utançtan nasıl yerin dibine girdiğini anlattı. Arkadaşı, perşembe günü ofiste Serap Hanım’ın mini etek giydiğini, bacaklarının çatlaklarla dolu olduğunu, ama laf arasında kendisine son sevgilisinin onun çatlaklarını ne çok sevdiğini anlattığını ağzından kaçırdı.Ve birden, aralarındaki o ince sınırı aştıklarını fark edip sustular. Arkadaşı, böyle bir şeyi ağzından kaçırdığı için alabildiğine mahçup, vitrindeki kazaklara geri döndü. Anne de bu birkaç saniye süren maskeleri takınma anını çocuğuyla ilgileniyormuş gibi yaparak geçirmenin uygun olacağını düşündü. Ve birden, onun minicik elindeki kanı gördü,sonra da acıyla yumduğu gözünü. “Ne oldu sana yavrum?!” diye haykırdı.
Çocuksa, sımsıkı yumduğu gözlerinin çevrelediği karanlıkta vitrin görüntüsünü devam ettiriyordu, gözkapağına işlenen bir nakış gibi; ta ki annesi haykırarak onu sarsana kadar. O zaman gözlerini zor da olsa açtı,ışık canını yakıyordu; karanlıktan aydınlığa geçişin o ilk evresinde camdaki kendi yansımalarıyla vitrindeki mankenleri ayırt edemedi. Gözyaşları arasında zorlukla gülümseyerek:
“Anneciğim bak, vitrinin içine girmişiz.” dedi.
Temmuz 2006 – Rumelihisarüstü






