Ah, elleriyle yaptığı oyuncak bebeklere böyle beğene beğene bakmaktan bir vazgeçse. Kendi nazarının herkesinkinden daha etkili olduğunu görebilse. Başkalarının onu hapsettiği kabuktan sıyrılabilmek için önce kendi kabuğunu ellerini kanata kanata çatlatması gerektiğini anlasa. Bozkırın o dümdüz, tozlu sıcağında, uzaktaki Erciyes silüetine yanından gelip geçen insanların kendisini süzmesine aldırmadan dalmış bakarken tüm bunlar kafasına dank etse bir bir.
Kendini bildi bileli bu bebekleri yapıyor. Gazoz kapağıyla kafalarını oluşturuyor ilkin. Ahşaptan yontulmuş kol ve bacakları amcasının bodrum katındaki atölyesinden alıyor. Başı bu iskelete oturtuyor sonra, gelinlik kumaşlar dikiyor, incecik fırçalarla süslüyor bebeğin suratını. Herkesin aksine o, mavi ile renklendirmiyor gözleri, gece gibi kopkoyu bir siyah oturtuyor bakışlarına. Belki de bu yüzden onun bebeklerine daha uzun durup bakıyor turistler, onun tezgahını diğerlerininkinden ayıran bir şey olduğunu sezdikleri ama ne bunun ne olduğunu bulamadıkları için.
Geçen yaz teni beyaz, gözleri zümrüt yeşili bir yabancı kadın görmüştü; elinde kamerası, yanında diz boyu iki çocuk. Kocası yoktu başında, yalnız gelmişti besbelli. İzin alıp oyuncak bebeklerin fotoğrafını çekmiş, dilinin döndüğünce konuşup şakalaşmıştı köylülerle. Çocukları da akıllı usluydu hani, hiç buranın analarını öfkeden deli eden arsız sümüklü çocukları gibi değillerdi. İşte o gün yeşil gözlü bir bebek yapmıştı da ne eğreti durmuştu. Aman Allah, sanki her gittiği yerde kendini takip etmişti onu bu gözler. Issız hayatını, sıkışıp kaldığı şu küçücük, sıradan kasabayı suratına vurmuş da vurmuştu. Bir kaç gün sonra Ankara’dan gezmeye gelmiş genç bir çiftin küçük çocuğuna hediye etmişti bebeği de kurtulmuştu ondan. O günden beri gözleri siyahtan başka renge boyamaz oldu.
En sevdiği üç bebeği tezgahtan biraz uzakta, yanındaki taburenin üstünde tutuyor hep: Adları Nezire, Zümra, Kevser; Kuran’da geçiyor hepsi. Adlarını ölmeden bir kaç gün önce annesi koymuştu, oyuncaklara bile isim vermenin buralarda bir adabı var, belli. Tüm ailesini uğursuz bir şehirlerarası minibus kazasında kaybedeli beri, geçinmek için yapıp sattığı bu Soğanlı Bebekleri arasında kendine arkadaş tuttuğu bir o üçü var. Tövbe tövbe, sanki kaybettiği ana babasının, erkek kardeşinin ruhu can bulup da bu oyuncaklara girmiş gibi, gözlerinde koca koca soru işaretleri ile tabureden kendisine soruyorlar: “Şimdi ne olacak?”
“Şimdi ne olacak?” diye dizlerini ovuşturup mırıldanıyor yine, sabahtan beri bu kaçıncı. Tezgahına gelen turistlerin kılçıksız olanlarını “sevaptır, şu garibin de oyuncaklarını satın alsınlar” diye onun tezgahına yönlendirip kendince diyetini ödemeye çalışan komşu kadın, hani şu kaza yapan minibus şoförünün şişman karısı, onun bu dudak hareketlerini dua zannediyor da dalıp gidiyor bir yerlere, yaşayan insanların erişemeyeceği uzak bir ufka. Bebeklerse sadece onun anlayacağı bir dilde sormaya devam ediyor; Nezire sussa Kevser, Kevser sussa Zümra: “Şimdi ne olacak?”
Kış yaklaşıyor. “Ekimden sonra gelen turistten hayır gelmez” derdi babası. Şimdiden sırt çantası üzerinde uyku tulumunu dürüp taşıyan, saçı sakalına karışmış, cebi delik turistler tek tük görünmeye başladı bile. Akşamları İç Anadolu ayazı, aç köpek gibi kollarını, bacaklarını, yüzünü ısırıyor. Battaniye battaniye üzerine örtüyor da ancak geçiyor titremesi. “Anam olsaydı ona sarılır da ısınırdım” diye düşünüyor her gece. “Odun da olmasa, kömür de olmasa anama sarılır ısınırdım.” Rüyalarına artık kardeşinin on iki yaşına takılı kalmış ufacık suratı yerine kendini kovalayan aç köpekler giriyor, dev patileriyle boğazına basıyorlar da işte orada bir yumruyla uyanıyor hep,tam sabah ezanı vakti. İçinde öfkeli bir küskünlük, kalkıp da namaza durmak içinden gelmiyor.
Geçen hafta amcasının atölyesine gittiğinde, “Gel” demişti adam, “Evleniver işte Hasan’la. Gel otur bizimle. Dökülüyor sizin ev.Yarın öbür gün çatı başına yıkılır mı yıkılır. Yerin yurdun belli olur, aklımız da kalmaz sende.” Durmuştu sonra, “Baban yaşasaydı o da razı gelirdi. Hem ‘Dünya hali’ demişti rahmetli bir gün, ’Ne olacağımız belli değil. Başımıza bir şey gelirse çocuklar sana emanet.’ ” Hasan, amcasının oğlu, özbeöz kuzeni. Daha kaç yıl öncesine kadar sokaklarda beraber top çevirdiği, körebe oynadığı, bayram sabahları beraber ekmek almaya yollandığı Hasan. Dağ köyündeki sevdiği kız başkasıyla nişanlanınca hap içerek kendini öldürmek isteyen dal gibi bir çocuk. Hayatları orta yerinden hoyratça kırılmış bu iki insan.
Bir anda bunalıyor taburedeki bebeklerin kendine dikilmiş ısrarlı bakışlarından. Tuttuğu gibi tezgaha atıyor Nezire’yi, Zümra’yı, Kevser’i. “Alsınlar bunları” diyor, “Az para verseler de razıyım.” “Demek babam beni bunlara emanet etmiş” diyor. İki kez kendini oğluna isteyen yengesinin, iki kez red cevabı aldıktan sonra kendisi için çıkarttığı dedikodu aklına geliyor. Şimdi bu kadına mı ana diyecek? Şimdi bu uyurgezer Hasan’a mı karılık edecek? Amcasına artık baba mı diyecek? Kevser son bir kez siyah çipil gözleriyle tezgahtan bakıp soruyor kendisine: “Şimdi ne olacak?”
23 yaş, bu yörede evde kalmanın resmileşmesi. Kınalı saçlarda belirmeye başlayan bir kaç beyaz telin gün ışığında parlayıvermesi, saçın bundan böyle yandan taranması. Dünya kadar insan hayatında yeni sayfalar açarken, kendisi için yeni bir başlangıcın kabir azabından öte olması. Soğanlı bebeklerine isim koymanın, bir şeyler anlatmanın bırakılması; iç sesin sorguya tabi olmayan o hükmen galibiyeti. Hem de toz toprağın içinde, bir kaç ağacın altına sığınmış kavurucu öğlenlerde, bozkır ayazlarında, dev gibi bir dağın insanı küçülten, ezici gölgesinde. Parmağına dikiş iğneleri bata bata, kardeş bildiği bir adamın soğuk koynuna gire gire, simsiyah gözler çize çize ölene dek.
Kasım 2013, İstanbul






