Küçük bir çocukken dinlenen masallar insanın ruhunu büyüler. Pembe böcekli geceliğinin içinde, sıcacık yatağında uzanmışken, minik bukleleriyle oynayıp ona masal anlatan annenin gül kokulu kremini içine çeken çocuk için dünyada her şey öylesine tam ve güzeldir ki masal, onun gününün mutluluğuna yapılan bir yama değil, başka bir boyuta sıçramaktır artık. Siz deyin gökyüzüne ulaşan bir sarmaşığa, ben diyeyim kaf dağının üstünde süzülen bir halıya. O yüzden bir sabah vakti geç kalınmış işe daha da geç kalmamak için duraktan uzaklaşan eski model gürültülü otobüse ıslık çalıp onu durdurabilecek ve iki koşar adımda içine atlayabilecek kadar büyüdüğümüzde, o an sıcacık yatakta olmanın dayanılmaz özlemi, yaprak kadar ince bir gül kokusuyla ve yeni banyo yaptırılmış, evin ufak karabiberi olmanın verdiği bir sevimlilikle burnumuzun direğini sızlatır. Muavin arka planda cırtlak sesiyle ileriye yürümemizi söyler, yaşlı teyzeye birileri yer verir ve Aleaddin’in cini omzumda belirse üç dileğimden biri o an yatakta olmak, diğeri o yatağa mükemmel bir peynirli omlet getirilmesi olurdu ki üçüncü dilek her zaman en zor dilektir, sabah mahmurluğunda bile küçümsenmeye gelmez.
Küçükken bir masal anlattılar sana; bir yanında elini tutan annen, diğer yanında endişeyle gözleri tutuşan baban. Doktordan gelmiştiniz o gün, ‘hafif bir zeka geriliği’ demişti, ‘hayatını çok zora sokmayacak, fakat hep yaşıtlarının gerisinde kalacak.’ Sen o sırada masanın üstündeki cam fillerle oynuyordun, hani şu patruşka bebekler gibi, her biri farklı boyda; en ufağına parmağının ucuyla şöyle bir dokundun, yere düştü, tuzla buz oldu küçük fil. Korktun, doktorun gözlerine baktın, o sana masmavi gülümsedi, annen ağlamaya başladı.
İşte o akşam sıcacık yatağının başında annen minik elini tuttu ve sana bulutların üstünde yaşayıp yeryüzüne adalet dağıtan beyaz saçlı ihtiyarın masalını anlattı. Tamamen uyduruk bir masaldı bu, babanın katkılarıyla iyice tuhaflaştı. Bir dolu mantık hatası vardı içinde,ama sen bunları bilmezsin, pek çok çocuk da bilmez; anne-baba arasında kalması gereken ve çocuğa fark ettirmeden göz kırpılası şeylerden biri de budur. İkide bir mantık hatalarını yakalayan çocuksa son derece sinir bozucu olabilir, hiç endişe etme; kendileri sabah erkenden okula yollanası ve gidişi sardunyaların sardığı bir balkonda sade bir sabah kahvesiyle kutlanasıdır.
Senin de beynine böyle kazındı pamuk pamuk bulutların üstünde çıplak oturan, beyaz saçı beline kadar inmiş o ihtiyar adam. Elinde kocaman bir asa olduğunu düşündün hep, sakallıydı ve göğsü kılsız; olması gerektiği gibi, mükemmel. Buz mavisi gözleriyle asasını yeryüzündekilere şöyle bir uzattı mı dünyaya adalet iniyordu. Suçlular af diliyor, masumlar affediyor, fakirler zengin, güçsüzler kocaman oluyordu; annenin akşamüstü sen sokakta oynarken pencereden endişeyle açılmış gözleri gibi, kocaman. Fakat sen bu adalet dağıtan ihtiyarın; marketteki kasiyer sana sert davranırken, komşunun kızları gizli gizli suratına bakıp fısıldaşırken veya insanlar seni yolda itip kakarken nedense uyuyor olduğunu fark etmiştin. Ama çocuk kalmış kalbinle hiç kırılmadın ona, bulutlara hep gülümseyerek baktın. Çıplak ihtiyara minnettardın.
Uyku tutmamış kendime bir masal uydurmanın tam sırası: Biraz büyütüyorum şimdi seni, mavi gözlerine hafif turuncu, neşeli bir bakış ekliyorum, çocuksu yüzünüyse kumral sakallarının ardına gizliyorum. Hayır, kötü üvey anne ve çikolatadan oluşan bir ev yok; onların hepsi çocuklar için uydurulmuş minyatür korku filmi, senin dünyandaysa hep neşe olsun, burada bir anlaşalım. Elinde bir valiz, herhangi bir sıkıcı Anadolu şehrinin havaalanına getirip bırakıyorum seni. İlk kez uçağa bineceksin ama korkma, rüya görmek gibi bir şey, bir tek gözlerini kapatmak yok. Bulutların üstünde şu senin ihtiyarı arayacağız. Hazır mısın? Kemerini bağlayalım. Neredeyse bir saat uçacağız, evet çoğu bulutların üstünde. Çok korkarsan yanındaki koltukta olacağım, elimi tutabilirsin. İşte havalandık. Kardan yolları kapanmış köyleri gördün mü? Şu düzlüklerin altında milyonlarca buğday tohumu var, bütün kışı kar suyu içerek ve hiç görmedikleri göğü, güneşi merak ederek geçirirler. Ya sen ne içersin şimdi, portakal suyu mu?
Altımızda topak topak bulutlar belirdi işte. Alnın cama yapışıyor. Şimdi gözlerine koyu yeşile çalan tutkulu bir merak koyuyorum. Belki de kendileri renk değiştiriyorlar, emin değilim. Uçak oldukça sessiz, arada bir ufak bir çocuğun uykudaki iç çekişi duyuluyor. Elimi tutmadığına göre korkmuyorsun, çok güzel. Azıcık gözlerimi yumacağım o halde, ihtiyarı görünce haber verirsin değil mi?
Tuhaf bir uykuya dalıp gitmişim. Canhıraş çığlığınla uyandım: “İşte orda! Yeryüzüne adalet dağıtacak! Gökten yere adalet inecek!” Ne olduğunu anlamadan uçak karıştı. Bağrışan kadınlar, ağlayan küçük çocuklar, sinirli Anadolu erkekleri. Senin gözlerinde deli, mor bir pırıltı. Onu oraya ben koymadım ki! Hiç uyumamalıydım işte, masal kontrolümden çıktı. Paniklemiş hostesle konuşmak, durumu açıklamak istiyorum ama o beni görmüyor bile. Arkadaki sarı saçlı kokona “Terörist bu! Polis yok mu?” diye haykırıyor, hey Yarabbim. Sen olan bitenle gayet ilgisizsin, gözün uzak bir bulutta, hep o mor pırıltı; kim koydu onu oraya? Kolumu, bacağımı boşa savuruyorum,sesimi kimse duymuyor, artık sen bile beni görmüyorsun. Pilot güvenlik için en yakın havaalanına iniş yapacağını anons ediyor. İki hostes sana sakinleştirici bir iğne yapıyor. Yahu çıldıracağım, bu nasıl böyle oldu? Pilot aynı anonsu tekrar geçiyor. O an aklıma telsiz anonsları geliyor,karanlık bir gecede tüm okyanusu tarayıp cevap için sessizliğe gömülen, aslında evrenin içinde sonsuzluğa yayılan o titreşimler. Acilinden böyle bir imdat mesajı geçmeliyim: “Mayday, mayday. Burası yarım saat önce karlı bir Anadolu kentinden havalanmış bir yolcu uçağı. Konumumuzu kestiremiyorum, Kırıkkale civarında olmalıyız. Kahraman yanımda, ama masal kontrolümden çıktı, tekrar ediyorum, masal kontrolümden çıktı. Tamam.” Uçak hafifçe alçalmaya başlıyor, sen ilacın verdiği hissizlikle sönmüşsün, deminki çılgın neşen titreşimsiz, kahverengi bir göle dönüşmüş. Bense pür dikkat alıcı bir antenim artık, imdat mesajımı geçtim, bilinmedik bir yerlerden gelecek cevabı bekliyorum. Titreşimleri düşünüyorum, atomların titreşimini, su dalgalarının kuru yaprakları oynatmasını, dua ederken başımızın üstünde oluşan o sezgisel hareyi. Rezonans yapan gitar telini, can verirken titreyen bedeni, sevilene dokunulduğunda belkemiğinden akıp geçen o keskin ürpertiyi, ağlarken titreyen burun kanatlarını…
Üşüyerek uyandım. Bir masal nerde biter, rüya nerde başlar? Oda buz gibi, aylardansa şubat, bir türlü bitmek bilmeyen o en kısa ay.
Şimdi nerdesin, ne yaparsın bilmiyorum. Sıcacık yatağının içinde cenin şeklinde yattığını hayal ediyorum. Bendeyse artık uykunun zerresi yok, saçlarımı topladım, bir sigara yaktım, gecenin karanlığında senin için bir bulut yaratmaya çalışıyorum dumanından. Elimde bir kalem harıl harıl seni yazıyorum ama kimsin, nesin bilmem. Tek bildiğim, seni şimdiden o ihtiyardan daha çok sevdiğim. Sigaralarım bitiyor sonra, bulut dağılıyor ve dumanın içinden kocaman bir zümrüt-ü anka kuşu, kanatlarının altındaki uykuyu getirip avuçlarıma bırakıyor. Artık yorgunum, gözlerim kapanıyor, başım öne düşüyor. Şimdi Aleaddin’in cini omzumda belirse üç dileğimden biri tekrar küçük bir kız olup yatağımda beni öpmeye eğilmiş annemin gül kokulu kremini içime çekmek, diğeri dünyanın bütün masallarını başa sarıp yorgun düşmüş ruhumu yeniden büyülemek olurdu ki üçüncüsü, tekrar hatırlatıyorum, her zaman en zor dilektir; gecenin üçünde bile küçümsenmeye gelmez.
Şubat 2009 – Rumelihisarüstü’nde, Çatı Katı






