Hatırlar mısınız bilmiyorum, eskiden, çok eskiden -Bilim ve Teknik dergisi henüz A5 boyutta basılır ve Tübitak siyasetten uzak, çok saygın ve çekici bir kurumken– bu dergide “Fotoğrafın Düşündürdükleri” diye bir köşe vardı. Bu köşede genelde makro çekim bir fotoğraf olur, bunun ne olduğunun cevabı sonraki sayıda verilirdi. Daha ilkokula gitmezken dergileri sırayla üst üste dizip bu köşedeki fotoğraflara baktığımı, sonraki sayıları da açıp gördüğüm açıklamayı anlamaya çalıştığımı, genelde de anlayamadığımı hatırlıyorum. Yine de bu köşeyi ara ara hatırlarım, aklıma dışarıda kar yağarken kalorifer yanına oturmuş dergilere bakarak dünyayı anlamaya çalıştığım uzun kış akşamları gelir. Eh, pek çok güzel şey gibi bu da gitti. Sanırım artık düşündürmeyen fotoğraflar makbul.
Bu fotoğraf, Çamlıhemşin’e bağlı Ortan Köyü’nde çekildi. Kaldığımız otelin çok birikimli ve görmüş geçirmiş sahibinin akrabası ve aynı zamanda lezzetli yemeklerinden sorumlu devlet bakanı Hanife Abla ile yürüyerek otele 20 dakika uzaklıktaki bu köye geldik. O, daha önce köyde gördüğü bir çiçeğin tohumlarını ya da aşısını almak istiyordu; bense ahşap evleri, evlerindeki bu insanları görmek, daha önce okuduğum ve aklımda hayal meyal kalmış bir yazının izlerini sürmek.
Bu fotoğrafta, bir bahçe kapısında, ev sahibinin dışarı çıkmasını bekleyen bir kadın var. Bu bekleyişlerin bir kısmı nafile bekleyiş; köydeki evlerin çoğu boş. Aileler ya İstanbul’a, ya da yurtdışına çalışmaya gitmiş. Geride zihni sağlam, bedeni nemden romatizmalanmış yaşlıları bırakmışlar, uzak tepelere bakarak kızlarını, oğullarını, gözlerinde tüten torunlarını özlemeleri için. Göç vermek Doğu Karadeniz’in kaderi olmuş; sanki yeni nesil dimdik tepelerde köklerini toprağa salamayan genç ağaçlar gibi bu dik yamaçlardan aşağı paldır küldür savrulmuş da geriye en yaşlı, en ulu ağaçlar kalmış, mavi gözlerini gözlerinize dikip “Buraları sahipsiz değil” diyor; size çocuklarının ne iş yaptığını anlatarak aslında ayaklarının altındaki toprağın hafızasına aile bağlarını nakış nakış işliyor. Bu nakışlar birleşip ortak bir kültür oluyor sonra, bu kültürden bir Kazım Koyuncu çıkıyor “Şarkılar bir çığlığa sığınmaksa şimdi/Sonsuz bir yangın gibi/Sevmesem öyle kolay çekip gitmek/Yaralı bir kuş gibi ” diyor, diyor demesine ama işte bu yeşil cennetin tuğba’ları benim doğduğum sene zehirlenmiş, kimbilir belki de o zehir, o sesi aramızdan çekip alıyor. Bu arada şehre gelen bazı Karadenizli müteahhitler ise, -çok görmüş oldukları için değersiz mi buluyorlar acaba?- açlıkla yeşile saldırıp yerine beton döküyor, düz alan buluvermişken insanları kat kat dikey yerleştirecek fizibilite çalışması yapıyor, arkalarına bir çeşit rüzgarı alarak zengin oluyorlar. O rüzgar Karadeniz’den esen rüzgara, paralarının yeşili ninelerinin bekçi dikildiği ağacın yeşiline hiç mi hiç benzemiyor. Geride, aç gözlülüğün uğramadığı bu topraklarda bomboş bahçeye bakıveren Hanife Abla ve benim kadrajım, kalakalıyoruz.
“Kadın Öykülerinde Karadeniz” derlemesinde, “Yalnız” isimli öyküsünde Müge İplikçi şöyle der:
“Sadece baktı.
Sadece bakmak.
‘Bende olmayan neyi buldu acaba sende?’ diye düşündü.”
Bu fotoğraf, işte bana tam da bunu düşündürüyor.







